Bir varmış bir yokmuş, bir zamanda bir köyde zengin bir adam varmış.

Beş yüz dolayında koyun ve keçisi olan bu adam, koyunlarına baktırmak için Tahir ve Karaçor adında iki çoban tutmuş.

Bu zengin adamın Zülha isminde güzel bir kızı varmış.

Zülha, anne ve babanın tek kızı olduğundan onu hiçbir yere çıkarmıyorlar, hatta onun yemeği bile bir hizmetçisi tarafından yaşamış olduğu odaya götürülüyormuş.

Bir gün Zülha ile Tahir bahçede görüşmüşler.

Görüştükleri gibi birbirine âşık olmuşlar.

O günden itibaren gerek ev penceresinde, gerekse gül bahçesinin bir köşesinde herkesten gizli uzun uzun aralarında konuşuyorlarmış.

Bir gece vakti yine böyle Tahir ile Zülha ev penceresinde gizli olarak konuşurlarken, zenginin ikinci çobanı Karaçor bunu görmüş ve gördüğünü zengine bildirmiş.

– Efendim, diyor, akşam geç vakti ovadan ot biçmekten döndüğümde, Tahir’i Zülha’nın penceresinde konuşurlar gördüm.

Beni görünce Tahir acele Zülha ile elleşip kaçtı.

Benim için, bu bir şey değil efendim, fakat sizin için bu rezalettir.

Bunu işiten zengin şaşmış ve şöyle demiş:

– Karaçor, bir defa daha Tahir’i pencerede gördüğünde hemen bana bildir.

Biz onun hakkından geliriz.

O günden itibaren Karaçor’un biricik işi Tahir ile Zülha’yı gözetlemek olmuş.

Bir akşam vakti yine Tahir ile Zülha pencerede konuşurlarken Karaçor onları görmüş ve hemen zengin efendisine bildirmiş.

Zengin hâdisenin yalan olmayıp, hakikat olduğunu anlayınca kızmış ve Karaçor’a dönerek şöyle demiş:

– Karaçor, biz bu köy köpeğine ne yapabiliriz? Karaçor ise şöyle cevap vermiş:

– Bunun hakkından biz şöyle gelebiliriz.

Bir sandık hazırlayalım ve bir akşam yine Tahir pencereye geldiğinde onu yakalayıp sandığın içine koyarız ve kilitleyip en yakın nehre atarız, demiş.

Karaçor ile zengin almış oldukları kararı yerine getirmişler.

Bir akşam Tahiri yakalayıp sandığa koymuşlar ve yanına iki somun bırakıp suya atmışlar.

Tahir su üzerinde az gitmiş, çok gitmiş bütün saç sakal içinde kalmış.

Güneşli bir gün imiş. İki kız kardeş nehir kenarına gezmeğe çıkmışlar. Bir de ne görsünler, su üzerinde bir sandık geliyor.

Büyük kardeşi küçüğüne dönerek:

– Kardeş, sandıktaki mal ise benim, can ise senin, demiş.

Sandık yanlarına yaklaşınca gegeleri (gege: Meyve dallarını eğmek ya da davarları yakalamak için kullanılan ucu çengelli uzun sırık.) ile sandığı kenara çekip kıra çıkarmışlar.

İki kardeş sandığı alıp eve getirmişler ve baltayı alıp sandığı parçalamağa başlamışlar.

Tam bu sırada sandıktan biri sersem gibi seslenmiş.

– Baltayı daha kenara vurun, demiş.

İki kız kardeş sandığın içindeki hakikaten can olduğunu anlamışlar.

Bir de ne görsünler, ayın on dürdü gibi güzel bir çocuk.

Çocuğu içeri götürüp güzelce saçını sakalını kesmişler.

Tahir buralarda dolaşırken Zülha evde gece gündüz demeden ağlarmış.

Hizmetçileri ona yemek, su götürseler de o hiç bu yemeklerden tatmazmış bile.

Zavallı Tahir, iki kız kardeşle bir kaç gün birlikte yaşamış ve başından geçen bütün hâdiseleri anlattıktan sonra bu köyden ayrılmış.

Maksadı dünyanın bir ucunda olsa Zülha’yı bulmak ve onunla kavuşmak.

Bir ay yolculuktan sonra Tahir bir gece vakti, ilk çobanlık ettiği zenginin evine yetişmiş ve hiç eğlenmeden Zülha’nın yaşadığı evin penceresine yetişmiş.

Bir de ne görsün, Zülha hep te ağlıyor.

Tahir zülha’nın derdine derman olmağa çalışırken Karaçor Tahir’i yine görmüş, aynı dakikada zengine bildirmiş.

Zengin hiddetlenerek:

– Abe Karaçor, Tahir değil, onun kemikleri bile kalmadı, demiş.

Karaçor ise şöyle demiş.

– İstersen gel efendim. Tahir’i kendi gözünle görebilirsin, demiş.

Zengin bir de ne görsün, hakikaten pencerede Tahir. Karaçorş’a dönerek şöyle demiş.

– Kılıcımı alıp onun hakkından gelmeni isterim, demiş.

Kılıcı hararetle alan Karaçor baş üstüne demiş ve o günden itibaren hep Tahir’in peşinde gezmiş.

Gelelim Zülha’ya.

O, gece gündüz Tahir için ağlıyor ve ona karşı aşkının ateşiyle kavruluyormuş.

Bazı komşular Zülha’nın Tahir’den vazgeçmesi için ona Tahir’in etinden manca (manca: kedi köpek yiyeceği) yapıp yedirmelerine söylemişler.

Birkaç gün sonra Karaçor Tahir’in ölüm haberini getirmiş, yani onu bir bahçe içinde sapladığını söylemiş.

Sonra Tahir’in diz kapaklarının etlerinden manca hazırlayan hizmetçileri Zülha’ya öğle yemeğini götürmüşler.

Zülha daha yemeği kapıdan içeri getirince onun Tahir’in etinden hazırlandığını anlamış şöyle bir türkü söylemiş:

Ha tatarlar, tatarlar,

Birbirine ok atarlar;

Çarşıda et bitmiş gibi

Tahir’in etinden yemek yaparlar.

Türküyü bitirir bitirmez, Zülha siniye bir tekme vurmuş ve evin içine yuvarlayıvermiş.

Başka komşuları ise Zülha’yın düzelmesi için ona Tahir’in mezarını göstermelerini ve belki de yarana bucak alır diye, onu iyice yoklamalarını söylemişler.

Zülha ise zülüfünün altına bir çakı koymuş, daha Tahir’in mezarını görür görmez çakıyı çıkarıp kendini saplamış.

Komşuları çok yanmışlar, az yanmışlar Zülha’yı da Tahir’in yanına gömmüşler.

Karaçor ise iki sevgilinin yanından her sabah erkenden çayıra ot biçmeye geçermiş, bir sabah yine buradan geçen Karaçor mezarları başında dikilmiş ve şöyle demiş:

– Be, hey!

Böyle sadrazam gibi Tahir, o güzelim Zülha gittiler, biz niçin duruyoruz bu dünyada! diyerek elindeki koşayı yukarı fırlatmış ve kafasını ileri doğru uzatıvermiş, koşa ile kafasını kaydınvermiş.

Dünyada iki sevgilinin konuşmasına mâni olan Karaçor mezarda da rahatça yatmalarına mâni olmak için koşayla kaydırılan kafa, çüverek, yuvarlanarak iki sevgilinin mezarlarının orta yerine gömülü vermiş.

Kaynak: Kültür Bakanlığı

You may also like

Sihirli Çakmak

Sihirli Çakmak

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde gurbetçi bir çocuk varmış. Çok görmüş, çok geçirmiş ...

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir