Sihirli Mendil, Bir zamanlar yoksul bir kadın varmış. Bu kadıncağızın Keloğlan adında kalın kafalı bir oğulcağızı varmış ki, onu çok severmiş.

Bir gün oğlunu şeker almak için bakkala göndermiş. Keloğlan getire getire ne getirse beğenirsiniz? Bir külah dolusu kırmızı biber getirmemiş mi?

Kadıncağız oğlunun aptallığına çok kızmış. Bu ilki olsa, bağışlayacak. Ama ne ilki, ne de sonu! Keloğlan ın bir türlü vazgeçemediği kötü huyu!..

Kadın oğlunu dövmeye başlamış, dövmekle kalmamış, ağzına biber doldurmuş. Oğlan oğlan aptal oğlan Bir olur mu hiç şekerle biber?

Ye sopayı da akıllan! Kaba etine şaplaklar indikçe, Keloğlan bir yandan ağlar, bir yandan da:

Aman anam yaman anam Yeter vurma aman anam Ben köteğe dayanamam!., diye bar bar bağırırmış. Dayağın insanı adam ettiği nerede görülmüş? Nitekim
Keloğlan sonunda dayanamamış, kurtuluşu evden kaçmakta bulmuş.

Bir gün yiyecek çıkısını omuzuna vurmuş, yola revan olmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dağ bayır dememiş yürümüş. Bir de durup bakmış ki, bir arpa boyu yol gitmiş.

O sıra birkaç köylünün korkuyla kaçıştıklarını görmüş. “Ne oluyor?” demeye kalmadan, yanından geçen biri: “Durma, kaç!..” diye bağırmış. “Şuracıkta koskocaman bir ayı var!..”

Şaşkın oğlan orada durmayıp hemencecik kaçacak yerde, ayının üstüne üstüne gitmeye başlamamış mı? Derken ayıyla burun buruna gelmişler.

Keloğlanın aklı başından gitmiş.

“Eyvah, aklım yitik! Benim işim bitik!” demiş. Ayı dile gelmiş…

“Korkma, sana kötülük yapacak değilim. Ama kaçmaya kalkarsan seni bırakmam. Hem sonra ben den boşuna korkuyorsun… Ben ayılar hükümdarının kızıyım. Yolumu kaybettim. Beni insanoğullarının kötülüğünden korur, yol bulur babamın sarayına götürürsen karşılığını görürsün.

Keloğlan içinden:

“Ölümlerden ölüm beğen!” diye geçirmiş. Bu isteği geri çevirmeye kimin gücü yeter ki? “Ayı yoldaşım! Vah, talihsiz başım!” diyerek boynunu bükmüş. O önde, ayı arkada koyulmuşlar yola. İnlerde, kovuklarda gizlenerek günlerce yol yürümüşler, büyük bir mağaraya girmişler. Bir gece bir gündüz gitmişler.

Ayı mağaranın derinliklerinde görkemli bir sarayı göstererek:

“Babamın ülkesine geldik…” deyince, Keloğlan çevresine korkuyla bakınarak:

“Gayrı bırak beni, gideyim…” demiş.

Ayılar hükümdarının kızı onu salıvermemiş:

“Korkma…” demiş. “Buraya kadar beni sen korudun.

Bundan sonra ben seni koruyacağım. Biraz- dan babamın karşısına çıkacaksın. Babam seni ödülsüz koymaz… İstediğin kadar para, mücevher dileyebilirsin. Ama açgözlülük etme… Ondan yalnız mendilini iste!..”

Uzatmayalım, çok geçmeden ayılar padişahının sarayına varmışlar. Saray da saraymış hani! Dört bir yanı ayı postları ile sarılıymış. Merdivenlere ve salonlara türlü hayvan postları seriliymiş.

Nöbetçi ayılar Keloğlan’ı görünce, sivri dişlerini göstererek homurdanmaya başlamışlar:

“Gırrr! Gor! Gorrr!!!..”

Onun hükümdar kızının korunmasında olduğunu anlayınca da, homurtular hemencecik hoşgörüye dönüşüvermiş:

Keloğlan ın yüreğine su serpilmiş biraz. Ayılar sultanının ardından taht odasına girmiş. Ayı silkinerek kılık değiştirmiş, güzeller güzeli bir kız olmuş.

Babasına olanları anlatmış. Hükümdar, Keloğlana sormuş:

“Dile benden ne dilersen?”

Keloğlan kekeleyerek zar zor kızın kendisine öğrettiklerini söyleyebilmiş:

“Dünya malında gözüm yok…” demiş. “Para pul istemem. Bana hatıra olarak mendilini ver yeter.”

Padişah vermek istememiş. Kızı üstelemiş:

“Ama o olmasaydı, beni insanoğullarının kötülüğünden korumasaydı, kızının yüzünü hiç göremeyecektin, bunu unutuyorsun baba!”

Çok sevdiği kızını kıramayan padişah çıkarıp vermiş mendili. Keloğlan böyle durumlarda nasıl davranılacağını bilmediğinden, padişah kızının kaş göz ederek uyarması üzerine padişahın elini eteğini öpmüş. Birinin arkasından:

“Sağ olun, var olun, Tanrı sizi başımızdan eksik etmesin!” gibi sözler fısıldaması ve bunları söylemesi için kendini uyarması üzerine de, sözcüklerin başını gözünü yara yara:

“Sağ olun, var olun, padişahım…” diye kekelemiş. Sonunda söylenileni yapmayı becerebilmiş ama ölmüş ölmüş dirilmiş.

Zavallıcığın ömründe hiç padişah gördüğü mü var? Hem ayılar da onu çok korkutmuş!..

Sözünü bitirir bitirmez, padişahın huzurundan ayrılmış. Oradan öyle bir kaçış kaçmış ki, ardından ok atsalar yetişmezmiş.

Gitmiş gitmiş, gücü bitmiş, yol bitmemiş.

Hava sıcakmış, çok terlemiş. Mendili çıkarıp terini silmeye başlamış.

“Çok da acıktım…” diye mırıldanmış. “Bir somun iki baş kuru soğan olsaydı, şimdi şuracıkta oturur yerdim…” demeye kalmamış, o an bilinmeyen bir yerden ses duyulmuş:

Ey Keloğlan! Keloğlan!
Kabul edildi duan,
İşte sana bir somun
İki baş kuru soğan…
Derken istediği yiyecekler bir dizi dizilmemiş mi önüne!

Keloğlan ağzı açık, öylece bakakalmış. Düş mü, gerçek mi? Dokundurmuş elini, soğanı şöyle bir yoklamış, gerçek soğan! Somun da öyle! Gayri “Neyin nesi, kimin fesi?” diye soracak gücü mü var! Ekmeği koparıp koparıp ağzına tıkıştırmış. Yutmakta güçlük çekince: “Bir testi su da olsaydı ya…” demiş.

Bunu der demez bir testi su gelmiş. Dilekleri yerine getiren hangi sihirli güçse, Keloğlanın aptallığına acımış olacak ki, zeytin de göndermiş. Tuzunu biberini de unutmamışlar. Keloğlan ağzını şapırdata şapırdata yemeye koyulmuş.

Oysa mendil sihirliymiş. İnsanın her isteğini yerine getirirmiş. Padişah verirken bunu söylemeyi unutmuş. Onun birdenbire ortadan kayboluşu, padişah kızını çok şaşırttığından, o da söylememiş, daha doğrusu buna zaman bulamamış.

Sözün kısası, mendilin “tılsımlı” bir mendil olduğu Keloğlan’ın aklının ucundan bile geçmemiş. Onu sıradan bir mendil sanırmış.

Keloğlan karnını doyurduktan sonra, terden sırılsıklam olan mendilini kurusun diye bir çalıya asmış ve kendi de oracıkta yatıp uyumuş. Kalkıp yeniden koyulmuş yola. Bir süre yol aldıktan sonra, kuruması için güneşe serdiği mendili almayı unuttuğunu anımsayıvermiş.

Kendi kendine:
“Adam, sen de, bir bez parçası için bu sıcakta yol tepmeye değmez!” diyerek yürümeyi sürdürmüş. Demincek onun aptallığına acıyanlar, bu kez de acımış olmalılar ki, o sırada birdenbire zorlu bir yel esmeye başlamamış mı?

Keloğlan’ı savurmuş bir yana, ortalığı katmış tozu dumana! Sonradan başladığı gibi yine birden dinivermiş bu zorlu yel.. Keloğlan kapaklandığı yerden doğrulurken bir de bakmış ki mendili az ötesinde durmuyor muymuş?

Az önce: “Bir mendil için o kadar taban tepilir mi?” diyen üşengeç Keloğlan, mendiline kavuştuğuna enikonu sevinmiş.

“Şu işe bak!” demiş. “Bizim mendili deli rüzgâr ayağıma kadar getirdi.”

Mendili alıp koynuna sokmuş ve yürüyüp gitmiş. Günlerce yolculuktan sonra bir kente varmış. Sokaklarda başı boş dolaşmış bir süre. Aşçı dükkânlarının camekânlarını yutkuna yutkuna seyretmiş. Yemek kokularını içine çektikçe, ağzı sulanmış.

Sıcacık biber ve baharat genzini doldurunca, başlamış aksırmaya, “Pişii! Pişiii!” diye. Mendilini çıkarıp ağzını burnunu silmiş. Bir yandan da şöyle yakınmış.

“Ah! Ah! Talihsiz başım! Gurbet elde yatacak ne yerim var, ne sıcak bir aşım!”
Böyle söylenirken, tabaklar dizilmemiş mi önüne! İşte sana sıcak aş!.. Bir tas çorba, bir tabak kuru fasulye! Otur, afiyetle ye!..

Keloğlan:
“Bunları kim getirdi?” diye çevresine bakınmış. Korkusundan, bir süre yemeklere el sürmemiş. Ama karnı çok aç olduğu için kıyısından köşesinden şöyle azıcık tatmış.

Kimsenin bir şey demediğini görünce de büyük bir iştahla atıştırmaya koyulmuş. Bu yemekleri gönderen iyi yürekli kimseye teşekkür etmeyi de unutmamış. Az da olsa, dünyada iyi yürekli ve acıyan insanların var olduğunu düşünmüş.

Karnı doyunca, Keloğlan’ın kafası çalışmaya başlamış biraz. Kendi kendine:
“Ne iş var, ne güç…” demiş. “Doğrusu, böyle yaşamak güç! Gayrı bir baltaya sap olmak gerek!..”

Ama iş için gittiği dükkânların kapsından içeri girmeye cesaret edemeyip gerisin geriye dönmüş.

Sonunda bir kuyumcu dükkânının önünden geçerken gözünü karartmış, içeri girivermiş ve:

“İşsizim, iş arıyorum…” demiş. Kuyumcu ters adamın biriymiş. Onu “tepeden tırnağa” değil de, tırnaktan tepeye doğru süzmeye başlamış. Gözü başına ilişince…

“Başın da kelmiş senin…” demiş. “Ama zararı yok. İçindeki önemli. Bu sanatı öğrenebilir misin?”

Keloğlan kendinden umulmayan bir cesaretle:
“Evet!” demiş.

Kuyumcu onu gözleriyle şöyle bir ölçüp biçtikten sonra, bıyık altından gülmüş:

“Hadi ordan, yalancı!” demiş. “Ben bunca yıl öğrenemedim. Sen nasıl öğreneceksin?”

Keloğlan:
“Eyvah! Acaba yanlış bir iş mi yaptık!” diye kaygılanmış. Neyse ki korktuğu başına gelmemiş. Adam onu işe almış. Keloğlan kuyumcunun yanında çıraklığa başlayadursun, biz gelelim o ülkenin “astığı astık, kestiği kestik” hükümdarına…

Padişahın yetişkin bir oğlu varmış, onu dünyanın en güzel kızıyla evlendirmek istiyormuş. Dört bir yana elçiler göndermiş. Dünyanın en güzel kızını aratmış.

Sonunda kızı bulmuşlar. Gel gör, dünya güzeli bir istekte bulunmuş:

“Düğün hediyesi olarak altın gergef ve altın bir iğne istiyorum. Öyle görülmemiş bir şey olsun ki, kendi kendine nakış işlesin.”

Hükümdar ülkenin bütün kuyumcularını toplayıp danışmış. Kuyumcular padişahın isteklerini öğrenince, hepsi birden:

“Olamaz, padişahım! Böyle bir şey yapılmaz!” demişler.

Sen misin bunu diyen? Padişah kızgınlıktan hop kalkmış, hop oturmuş:
“Olmaz ha!!! Cellatt!..”

Demincek padişahın isteklerine karşı çıkan kuyumcular yelkenleri hemencecik suya indirmişler. “Padişahım…” demişler. “Öyleyse bize kırk gün süre verin…”

Kırk günün sonunda yeniden huzura, çıkıp: “İsteklerinizi yerine getirmek olanaksız bir şey, padişahım…” demişler.

Padişah, karşısında boyunları bükük, el pençe divan duran kuyumculara:
“Sizlere kırk gün daha süre veriyorum…” demiş, “yapamazsanız boyunlarınızı bu kez celladın önünde eğeceksiniz!”

Kuyumcular saraydan ayrılmışlar. Üzüntüden hiçbirinin ağızını bıçak açmıyormuş. Keloğlan dükkâna dönen ustasını üzgün görünce sormuş:
“Usta! Neyin var?.. Hasta mısın?”

Kuyumcu duymamış bile. Elini şakağına dayayıp kara kara düşünmeye başlamış. Bir yandan da: “Olmayacak şey! Olmayacak şey!..” diye söylenirmiş.
Keloğlan çekine çekine sormuş:

“Olmayacak şey nedir, usta?” Adamcağız karşılık vermemiş. Ama içini dökme gereksinimi duyduğu için “Of! Of!” diyerek derin bir soluk aldıktan sonra:

“Padişah olmayacak şeyler istiyor!” demiş. “İsteği yerine getirilmezse, boynumu vurduracak…”

Keloğlan:
“Padişah boynunu vurduracak ha! Amanın!..” diye korkusundan ağlamaya koyulmuş. Derken kuyumcu da başlamamış mı hüngür hüngür ağlamaya? Mendilini çıkarıp akan gözyaşlarını silmiş.

Keloğlan da bir mendili olduğunu anımsayarak cebinden sihirli mendili çıkarmış, gözyaşlarını silmiş. Af buyurun, bir de sümkürmüş içine.
Kuyumcu göğüs geçirerek:

“Altın gergef, altın iğne, nakış işler mi hiç kendi kendine!” diye söylenmiş. “Bak şu deli padişahın isteğine!..” demeye kalmamış, kendi kendine nakış işleyen gergef iğne hemencecik gelivermiş önlerine! Parıl parıl bir altın iğne, parıl parıl altın bir gergef üzerinde zikzaklar çizerek nakış işlemeye başlamış.

Gözlerine inanamayan kuyumcunun neredeyse aklı başından gidiyormuş. Ama kurnaz adam kendini çabuk toparlamış. Bir gözü açık, bir gözü kapalı olarak bir süre düşündükten sonra:

“Üzümü ye, sorma bağını!” diye kıs kıs gülmüş.

Olanlar Keloğlan’ı da şaşırtmış. Hemen dükkândan dışarı fırlamış. Sağa sola bakmış. Kimseleri göremeyince sormuş:

“Usta bunu kim yaptı?” Cevap alamayınca kendi sorusuna kendi karşılık vermiş “Kim olacak? Olsa olsa şeytanın işidir.”

Kuyumcu kaşlarını çatmış:

Sen öyle bil ey ahmak!

Sahip çıkanındır hak.

Yapamaz bunu şeytan?

Bu işi benim yapan!

Keloğlanın ağzı bir karış açık kalmış. “Az önce elinden bir şey gelmediği için kara kara düşünen, ağlayıp sızlayan sen değil miydin, usta?..” diyecek olmuş. Ama bunu söylemeye cesaret edemediğinden öylece bakakalmış. Yalnız şu kadarını sormayı akıl edebilmiş:

“Bir getiren olsaydı görmez miydik, usta?”

Adam “Elbette göremezsin!” demiş ve ardından eklemiş:

Hüngür hüngür ağladım,
Cinlerimi topladım.
Benim üstün gücüm var,
Gözlerini bağladım.

Kuyumcu bunları söylerken bir yandan da sevincinden göbek atıp oynamaya başlamış. Sonra da Keloğlan’ın şaşkın bakışları karşısında, altın gergefle altın iğneyi kaptığı gibi hemen koşmuş, padişaha götürmüş.

Padişah altın gergefle altın iğnenin kendiliğinden çalışmasını bir süre hayranlıkla seyretmiş ve kuyumcuya:

“Afferin sana…” demiş. “Böylece yalnız kendi başını değil, öteki kuyumcuların da başlarını celladın satırından kurtardın. Bu nedenle sana çok borçları var.”

Padişah çok cimriymiş. Altın gergefle altın iğneyi getiren kuyumculardan topladığı altınlarla ödemiş. Ayrıca, onu sarayın kuyumcu başı yapmış.

Adam kuyumcu başı olduktan sonra, “Belki boşboğazlık eder herkesi benim hakkımda kuşkuya düşürecek bir şeyler kaçırır ağzından…” diye Keloğlan’ın işine son vermiş, eline biraz para tutuşturup onu hemencecik başka bir kente yolcu etmiş.

‘Peki sihirli mendil ne oldu?..’ diyeceksiniz. Söyleyelim:

Kirden pasaktan artık tutulacak yanı kalmayan mendilini Keloğlan bir gün ırmakta yıkayayım demiş. Yıkarken yıkarken, elinden kayıp suya düşmemiş mi mendil?.. Akıntı alıp götürmemiş mi?

Keloğlan, “kirli bir bez parçası” için kendini zora sokmayı istemediğinden mendilin sulara kapılıp hızla uzaklaşmasına seyirci kalmış.

Değersiz de olsa, her şeyi yitirmek birazcık canını sıkmamış değil ama: “Alt yanı bir bez parçası” diyerek önemsememiş bunu. Sözün kısası, Keloğlan, ayılar padişahının verdiği armağanı, yani değerini bilmediği “sihirli” mendilini yitirmiş ve yitirdiğine pek üzülmemiş bile!

Baştan ona garip mendilini geri getiren güç de bu kez Keloğlana acımamış ve yardımına koşmamış nedense!

Kıssadan hisse:
Bilmez çok kimse,
Gücün kendinde,
Kendi özünde,
Var olduğunu.
Bir bilse bunu,
Kavga, yoksulluk
İnsana kulluk
Ortadan kalkar
Diner acılar!

PETERİN NİNESİ

You may also like

Keloğlan Masalları

ÇİL HOROZ

ÇİL HOROZ, Çok önceki zamanlarda bir ülke varmış ve bu ülkede Keloğlan diye biri yaşarmış. Fakat ...

Comments

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.