PERİ PADİŞAHI, Çok önceki zamanın birinde etrafındaki ülkelere üstün
olan bir ülke varmış. Bu ülkenin padişahının bir kızı varmış. Bu kız on beş yaşına girmiş. Günlerden bir gün has bahçede, havuz başında oturup gergef işlerken, parmağındaki yüzüğünü çıkarıp gergefin üzerine koyunca, öteden
bir güvercin gelir, yüzüğü kapar gider.

Kız da güvercine bin can ile âşık olur. Ertesi gün yine bahçede gergef işlerken kolundan bileziğini çıkarır, tekrar gergefin üstüne koyunca, güvercin gelip kapar gider. Kız artık güvercinin derdinden, yemeden içmeden kesilir. Aşkının çokluğundan, acep şu güvercin yine gelir de, bir daha yüzünü görebilir miyim diye, sabah olunca gergefini alarak havuz başına gider. O gün işlediği çevreyi gergeften sökerek yanı başına koyar. Güvercin acep gelmeyecek mi diye düşünüp dalarmış.

Tam o sırada güvercin yine gelerek çevreyi kapıp kaçar. Kız da ağlayarak köşküne gider, sarhoş gibi düşer, yatar. Bir de dadısı gelir, kızın yattığını görünce, “Aman sultanım, size ne oldu? Hâlinizi pek fena görüyorum…” der.

Kız da, “Aman dadıcığım, ben de bilmem ne oldum! Birkaç gündür fenalığım var; pek hastayım…” diyince, kız da padişahın bir tek çocuğu olduğundan, dadısı, “aman, kızım, şimdi şah baban duyarsa çok meraklanacak, ne yapalım?” falan diye dövünmeye başlarsa da, bakar ki kız pek fena hasta.

Bunu ben padişaha haber vermezsem, sonra bir şey olunca benim yakamı tutar; iyisi mi gidip söyleyeyim de kızının derdine çare bulsun…” diye kalkıp padişaha gider, işi anlatır. Padişah şaşırarak kızının yanına gelir. “Aman kızım, sana ne oldu?..” diye çabuk hekimler, hocalar bakarsa da, bir türlü derdini anlayamazlar.

Padişah gece uykularından geçip kızının derdine çare bulmak için ne kadar hekim, hoca varsa hepsine baktırır, artık çaresiz kalırlar. Derken, padişahın veziri, “Ey padişahım, bu senin kızının hastalığına çare, hekim, hoca ile bulunmaz. Sen bir hamam yaptırmalısın. Herkes parasız gelip orada yıkanmalı. Her gelen başına geleni söyleyip gitmeli; belki bu yolda kızının çaresi bulunur!..” deyince, padişah hemen emredip bir hamam yaptırır.

Herkese de bildirir ki, “bu hamama her kim gelirse, gözleri kör ise açılır, kel ise iyi olur, her ne hastalığı varsa, bu hamamda yıkanan iyi olup gider. Ne kadar halk varsa gelsin, parasız yıkansın gitsin” diye her bir yere bildirir. İşiten gelir, hamamda yıkanıp bir hastalığı varsa iyi olup çıkar, her gelen başına ne geldiyse anlatıp gidermiş.

Bir Keloğlan da bunu işitir. Onun bir de kötürüm anası varmış. Gelip anasına, “Ana, padişah bir hamam yaptırmış, her kim gidip yıkanırsa iyi oluyormuş. Haydi, seni de götüreyim…” der.

Anası, “Haydi oradan, ben oturduğum yerden kalkamıyorum, oraya nasıl gidebilirim?” deyince, Keloğlan, “ben seni arkama alıp götürürüm…” diyerek anasını arkasına alıp yola çıkar.

Giderken Keloğlan ın aklına eser, “Anne, sen biraz şurada otur, ben varıp bir su içeyim…” diyerek anasını bir konağın kapısı önüne oturtur. Öteye gider, beriye gider, içecek su bulamayıp biraz daha gider… Bakar ki bir horoz,
arkasında bir kırba, çeşmeden su taşıyor. Keloğlan bunu görünce, “acaba bu horoz suyu nereye götürüyor” diye horozun arkasına düşer, gider bakar ki, bir büyük kale duvarı dibinde bir ufak delik. Horoz oradan girer.

Keloğlan da çabalayarak her nasılsa delikten içeri girer. Bakar ki bir büyük saray, içinde hiç kimse yok. Demeye kalmaz, büyük bir odaya girer. “Bunların elbet bir adamı vardır; şurada saklanıp oturayım…” der, odanın dolabına
girip saklanır. Biraz durduktan sonra üç tane güvercin gelir; silkinip üç
kız olurlar. “Aman, geç kalmışız. Şimdi şahımız gelir. Haydi, yemeklerini hazırlayalım…” derler. Kimi ortalık süpürür, kimi de tabla ile odaya yemekler getirir. Bunlar giderler.

Demeye kalmaz, Keloğlanın karnı acıkır. Yemekleri görünce, “Kim görecek, haydi şu yemeklerden biraz yiyeyim…” diye dolaptan çıkar, elini uzatıp yemek alayım derken elinin üzerine bir kere vururlar. Birden Keloğlan’ın eli şişer.

Öbür elini uzatır; ona da bir tokat gelince, o da şişer. Keloğlan korkarak yemekten vazgeçer, yine dolaba girer. Akşam olur bakar ki, bir güvercin gelir, silkinince bir delikanlı olup çıkar.

Keloğlan bunu seyrededursun, oğlan o tabladaki yemekleri yer. Sonra kalkıp bir çekmece açar. Bir yüzük, bir bilezik, bir de mendil çıkarıp, “Ah Nigar’ım, bu yüzüğü taktığın eller, bu bileziği taktığın kollar sağ mı?” diye ağlayıp
mendille gözlerini siler. Öyle yaparak bir vakit geçer. Sonra yine onları çekmeceye kor, kilitler, yatar.

Keloğlan da, “aman sabah ne vakit olup da şuradan gideceğim!” diye beklerken uyuyakalır. Sabah olur, oğlan yine bir güvercin olup gider. Keloğlan
sarayda kimse kalmadığını anlayınca, yine o girdiği delikten çıkarak doğru annesinin yanına gelir. Anası da o gece sabaha kadar onu bırakıp gitti diye ağlamış, ağlamış, oturmuş. Keloğlan’ı görünce, “Ayol beni bırakıp nerelere gitti?” filan diye bağırıp ağlamaya başlar.

Uzatmayalım. Keloğlan yine anasını arkasına alarak doğru hamama götürür. Bunlar hamama girip yıkanırlar. Çıktıklarında, anası kötürümlükten kurtulur, Keloğlanın da keli iyi olur. Onlar giderken, “Gelin, başınıza geleni anlatın da öyle gidin…” dediklerinde, Keloğlan ı kızın yattığı yere götürürler.

Oğlan oturup bu gördüğü şeyi anlatınca, kız, “Aman, siz gidin. Ben şu Keloğlan’dan söylediği şeyleri iyice anlayacağım…” diyerek yanındaki adamları dışarı çıkarır. Keloğlan’a, “Aman, kardeşim… O gördüğün yeri bilir misin?” diye sorar. Keloğlan da, “Evet, bilirim, dün akşam oradayım…” deyince, kız, “Aman, şu hamamı sana veririm; beni o saraya götür…” der. Hamamı Keloğlan’a bağışlar.

Keloğlan kızı alıp o girdiği delikten saraya sokar, oğlanın odasına götürür; kendi girdiği dolaba kızı kor, gider. Akşam olur, üç güvercin gelip silkinirler, üç kız olurlar; yine, “Şehzademiz şimdi gelir…” diye ortalığı temizleyerek
yemek hazırlarlar. Biraz sonra, kız bakar ki o şeylerini kapan güvercin gelir. Silkinince, ayın on dördü gibi bir delikanlı oluverir.

Kız bütün bütün kendini kaybeder, onu seyredip durur. Oğlan yemeğini yer, sonra yine o çekmeceyi açar; yüzüğü, bileziği, mendili çıkarıp, “Ah Nigar’ım, bu yüzüğü, bu bileziği takan eller, kollar sağ mı; acep bir daha yüzünü görebilecek miyim?” diye ağlayıp, mendille gözyaşını siler. Demeye kalmaz, kız dolabın kapısını iter. Oğlan kapının açıldığını görerek dolabın önüne gidince bakar ki, sevdiği kız oturuyor, “Aman Nigar’ım, sen buraya nasıl geldin?” diye sarılıp kızı kucaklar.

Sabah olunca, oğlan, kıza, “Ey sevdiğim, anam beni doğurduğunun üçüncü günü periler beni çalıp buraya getirdiler, beni kendilerine padişah yaptılar. Şimdi onlar benim yanımdan hiç ayrılmazlar. Yalnız, günde iki saat giderler, ben o vakit tek başına kahrım.

Sen bu sarayda gez, yürü; hiç korkma. Ama akşam olunca kendini gizle. Sonra seni görürlerse, ikimizi de öldürürler. Ben yarın iki saat boş kaldığım vakit gelip seni anamın konağına götürürüm…” der.

Aradan epeyce vakit geçer. Bir gün oğlan bakar ki, kız gebe. “Sultanım, senin doğurma vaktin gelince, sen bağırıp haykıracaksın. O zaman bunlar seni duyarlar. Bunun iyisi, haydi seni anamın evine götüreyim…” diye kızı alıp
götürür. “İşte şu karşıda gördüğün konak benim anamındır…” der. “Ama anam bir parça merhametsizdir. Lâkin bir dadım vardır; o herkese acır. Sen git, ‘Bahtiyar beyin başı için, sokakta kaldım, beni içeri alın’ de.”

Kız gider, kapıyı çalar. Oğlanın dadısı kızı görünce, oğlanın anasına haber verir. O da kızı içeri almaya razı olmaz. “Kim bilir nasıl kadındır?..” der. Lâkin dadı bu kıza pek acıdığından, yalvarmasına dayanamayarak, hanımdan
gizli içeri alır, bir odaya saklar.

Bir zaman kız orada oturur. Vakti gelip doğurur. Dadı onun gizlice her bir işini görür, hanıma duyurmaz. Bir sabah oğlan pencerenin önüne gelip, kıza, “Nigar’ım” diye seslenir. Kız da ona, “Emret, Bahtiyarım…” diye cevap verince, oğlan da, “Ne yapıyor benim bebeğim? Ah, anam seni bilse, benim lohusalık odama kordu…” diyerek uçar gider.

Dadı bunu işitince, bu kızın oğlanın karısı olduğuna iyice inanır. Ağlaya ağlaya hanıma gidip eline ayağına kapanarak, kızı içeri aldığını, kızın bir çocuk doğurduğunu, oğlanın da gelip kıza söylediklerini anlatırsa da, hanım inanamayarak dadıyı adamakıllı döver, kovar.

Dadı, “Hanımcığım, eğer inanmazsan yarın sen de gel dinle…” der.
Hanım da sabah olunca, kızın bulunduğu oda kapısının önüne gelip bekler. Kuş yine pencere önüne gelip kıza seslenir, yine aynı şeyleri konuşurlar. Sonra da uçar gider. Anası da bunu kendi kulağıyla işitince, hemen oda kapısını açarak, kıza, “Vay, sen benim oğlumun karısıymışsın, ben bilemedim…” der, onu alıp oğlunun doğduğu vakit yattığı odadaki yatağa götürür.

Kız yatadursun, ertesi gün oğlan yine kızın odasına gelip bakar ki kız yok. Oradan kendi odasına varınca, yine, “Nigar’ım…” diye kızı çağırır. Kız da, “Haydi oradan, yalnız pencereden bakıp gidiyorsun, bir kere içeri girip de çocuğunu sevmiyorsun…” der.

Oğlan, “Aç pencereyi…” deyince, kız pencereyi açar. Oğlan silkinerek adam kılığına girer. Çocuğunu sevip okşarken, karısıyla hoşbeş ederken vaktin geçtiğini unutur. Meğerse kız onu mahsustan oyalıyormuş; bahçedeki servi ağacını yukarıdan aşağıya kadar zehirli iğnelerle donattırıyormuş.

Demeye kalmaz, ne kadar peri varsa oğlanı aramak için hepsi toplanırlar; bahçedeki o servi ağacına konarlar. Periler, zehirli iğnelere değdikçe ağacın dibine dökülürler. Oğlanın aklı başına gelip, “Aman sultanım, ben ne yaptım, vakit geçti; şimdi gelecek olurlarsa bizi öldürürler…” diyerek bir de saate bakar ki, üç saat olmuş. Gitmek için telaş ederken, kız, “Efendim, şu servinin altına bakınız…” deyince, oğlan bakar ki ne kadar peri varsa hepsi ölmüş.

Hemen kızın ayağına kapanarak, “Aman, sultanım, beni kurtardın…” der. Böylece birbirlerini yeni bulmuş gibi sarmaş dolaş olarak sevinirler. Anası ile dadısı gelip oğlanı görünce… Kimi ağlar, kimi güler, uzun uzun görüşüp
konuşurlar. Ondan sonra da kırk gün kırk gece düğün yapıp ölünceye kadar hep bir arada otururlar.

BEYAZ GÜVERCİN

You may also like

Keloğlan Masalları

ÇİL HOROZ

ÇİL HOROZ, Çok önceki zamanlarda bir ülke varmış ve bu ülkede Keloğlan diye biri yaşarmış. Fakat ...

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.