Parmak

Parmak

Sabahın ilk saatleriydi.

Deniz atlas mavi, durgun ve sonsuzdu.

Ufukta deniz yeşiliyle gök mavisinin renklerini karıştırarak birleştiği yerde belli belirsiz bir çizgi uzuyordu.

Gökte yavaş yavaş yağmur yüklenen bulutlar geziyordu.

Beyaz, gri, mavi ve yeşildiler.

Denizin altı da üstü gibi ayrı bir dünya idi.

Orada da irili ufaklı, gözle görülen görülmeyen canlılar kaynıyordu.

Adam çakıl taşlarında yürüyerek kumsala indi.

Denize baktı uzun uzun.

Gözlerini ufka dikti , çizgiye uzun süre bakınca kaybolduğunu fark etti .

Çizgiler birer vehimdi.

Gökle deniz birdi. İkisi de maviydi.

İkisinde de Allah’ın isminden güzellikler süzülüyor, sonra deniz kabarıyor, Celal ismi belirmeye başlıyordu.

Gök gürlüyor, bulutlar suyunu tanecikler halinde bırakıyor, Allah’ın güzel isimlerinden işaretler yağmaya başlıyordu.

Adam gözleri ufukta, kendini denizin ve göğün büyüklüğü karşısında yitirmiş bir halde bunları düşünüyordu.

Deniz sanki sonsuzdu. Su bitmiyordu.

Mavi sonsuzdu. Renk bitimsizdi.

Adam sonsuzluğa bakıyordu şimdi.

Su bereketti.

Bereket tükenmiyordu.

Adam suyun bereketi ne bakıyordu.

Baktıkça su çoğalıyordu.

Deniz bitmiyordu.

Sonra Adam’ın gönlüne suya sahip olma arzusu düştü.

Sonsuzlaşmak istedi.

Denize yaklaştı , eğildi, parmağını suya soktu.

Çıkardı sonra, baktı , birkaç damla deniz suyu süzüldü.

‘Payım bu’ dedi Adam düş kırıklığı içinde.

‘Evet’ diye seslendi deniz, ‘sonsuzluktan dünyanın payı budur ancak’

Adam tekrar baktı parmağına, ‘dünya’ dedi, ‘ahiretin soluklarından bir soluktur’