Nevruz Çiçeği

By 3 Şubat 2021Şubat 6th, 2021Türk Efsaneleri
Nevruz Çiçeği

NEVRUZ ÇİÇEĞİ

Karlar eriyip sular coşanda, bahar ayları gelende kırları bir çiçek şenlendirir.

Müjdeler olsun bahar geldi, seyrana çıkın, der. Bu çiçek nevruz çiçeğidir. (seyran: Gezme, gezinme.)

Nevruz çiçeğinin bir hikâyesi anlatılır İdil-Ural ilinde.

Size de anlatalım dedik.

Sözü bal eyledik.

Derler ki etrafı yüce dağlarla çevrili, yamaçları yeşil ormanlarla süslü, ovaları bitek bir yerde Digenek adında bir han yaşarmış. (bitek: Verimli.)

Hanın ülkesi ne kadar güzelse kendi de o kadar kötü yürekliymiş.

Hizmetkârlarını gece gündüz çalıştırır, gününü gün edermiş.

Bir gün bir komşu hanın sarayında, başka bir gün bir beğin otağında ağırlanırmış.

Hanın dünya malı çokmuş.

Hazinesi ağzına kadar altınla doluymuş.

Dağlarda sürü sürü davarı, yılkı yılkı atları varmış. (Yılkı; At, Eşek gibi tek tırnaklı hayvan sürüsü)

Bir eli yağda, bir eli balda yaşayıp gidermiş.

Senelerden bir sene, günlerden bir gün, bir bahar mevsi­minde bu hanın bir oğlu olmuş.

Aynı gün aynı saatte hizmetçi­si de bir kız doğurmuş.

Olacak bu ya, komşu hanlardan birinin de aynı gün bir kızı dünyaya gelmiş.

Digenek Han, oğlunun adını Karay koymuş.

Hizmetçisi de Umirzaya koymuş kızının adını.

Bebekler beşiğe belenedursun, Digenek Han, soluğu komşu hanın sarayında almış. (belenmek; Kundaklamak)

Oğlu Karay ile hanın kızma be­şik kertmişler.

Büyüyünce toy düğün ederiz, demişler.

Aylar ayları, yıllar yılları kovalamış.

Karay büyümüş, aslan gibi bir delikanlı olmuş.

Umırzaya boy atıp selvi dalı gibi bir kız olmuş.

Karay, Umırzaya’yı görüp âşık olmuş.

Umırzaya’nın gönlü de Karay’a düşmüş.

İki sevdalı genç tenhalarda buluşup söyleşir, gülüşüp eğle­şirlermiş.

Lâkin yeryüzünde fesat kalpli mi yok?

Kız ile oğlanı bir arada görenler, koşup hana haber vermişler:

— Böyleyken böyle, demişler.

Senin oğlunla hizmetkârın kızı birbirlerine sevdalanmışlar.

Han hop oturup hop kalkmış.

Gürleyip coşmuş.

Bre aman! Önünde durabilene aşk olsun!

— Ben bir han olayım da oğlum hizmetkârımın kızma sev­dalansın!

Bu olacak şey mi? Derhâl bulup getirin şu oğlanı! di­ye kükremiş.

Karay’ı bulup han babasının huzuruna çıkarmışlar.

Han, önce alçaktan almış.

Oğluna nasihat etmiş.

Han oğ­luna hizmetkâr kızı yakışmaz demiş.

Oğlan:

— O, benim gönlümün sultanıdır, vazgeçemem, deyince kızılca kıyamet kopmuş.

Han babası açmış ağzını, yummuş gözünü.

Oğlanı azarla­mış, sövüp saymış.

— Ben seni falan hanın kızıyla beşik kertme etmişim.

Bu günden tezi yok toy düğün edilecek! diye kestirip atmış.

Biz Karay’ı han babasıyla bırakıp Umırzaya’dan haber ve­relim.

O günlerde memleketi kırıp geçiren bir salgın hastalık, ne yazık ki Umırzaya’nın anası ile babasını ondan alıp götür­müş.

Zavallı kız hem öksüz, hem yetim kalmış.

Bu dünyada tu­tunacak dalı bir tek Karay’mış.

Han, düğün hazırlıklarına başlarken, Karay da soluğu Umırzaya’nın yanında almış.

Başına gelenleri sevdiğine anlat­mış.

K1z:

— Elden ne gelir? demiş.

Sen bir han oğlusun, bense bir hizmetçi kızı.

Bizim kavuşmamız imkânsız.

Baban seni han kızıyla evlendirecek.

Ben bağrıma kara taşlar basarım.

Fakat Karay, gözü pek, sözünün eri bir delikanlıymış.

— Olmaz! deyip kestirip atmış.

Hemen bu gece kaçacağız!

iki sevdalı atlamışlar bir yağız ata…

Ver elini yüce dağlar demişler.

Az gitmişler, uz gitmişler, geçit vermez dağların doruğuna yetmişler.

Onları yolda bırakalım, handan haber verelim.

Kız ile oğlanın kaçtığını duyan han, küplere binmiş. Vezirini vüzerasını toplayıp:

— Çabuk bana o iki utanmazı bulun getirin! diye haykırmış.

Askerler at binmişler.

Kimi doğuya, kimi batıya at sürmüş.

Dağlar kazan, onlar kepçe günlerce aramışlar.

Fakat ne kızın izine, ne oğlanın tozuna rastlamışlar.

Dönüp saraya gelmişler.

— Bulamadık! demişler.

Bu kez vezirler yola düşmüşler.

Demir asa, demir çarık iki sevdalıyı aramışlar.

Fakat ne haber alabilmişler, ne iz sürebilmişler.

Dönüp gelmişler.

— Bulamadık! demişler.

Han, daha fazla dayanamamış.

— Öyleyse kendim bulurum! diye yollara düşmüş.

Gece dememiş, gündüz dememiş oğluyla hizmetkârının kızını aramış.

Ama nafile…

Hiçbir yerde bulamamış.

Günün birinde tan ağarırken yorgunluktan bitkin bir hâlde bir dağın yamacına oturmuş.

Ne yapacağını kara kara düşünürken bir karga gelip yanı başına konmuş.

Başlamış gak gak diye ötmeye.

Han, kargayı kovmuş, karga gitmemiş.

Kış kış demiş, karga duymamış.

Canı sıkılan han:

— Ne diye gaklayıp duruyorsun? diye öfkeyle bağırmış.

Karga:

— Bulamazsın onları.

Boşuna arama. Kargışla bari, kargışın tutar. (Kargış: Kargıma işi veya bu maksatla söylenen sözler, lanet, telin, beddua, ilenç alkış karşıtı.)

— Ne diye kargış edeyim? diye sormuş han.

— Gak gak!… Donup kal diye kargışla oğlunu.

Han, karganın dediğini yapmış.

Oğlunu kargışlamış.

Oğlan, o anda kaskatı buza dönüşmüş.

Dağların doruğun çöreklenmiş.

Han, kargaya dönerek:

—Ya kızı nasıl kargışlayım?  diye sormuş.

— Onu da kar arkasında sen de var. Kar arkasından çık da boyun bük, diye kargışla, demiş karga.

Han, karganın söylediği gibi kızı kargışlamış.

O anda Umırzaya karların arasından çıkıp mahcup mahçup boyun bükmüş.

Mor mor, pembe pembe çiçekler açmış.

Dağlarda karlar eriyip de yere alaca düşende Umırzaya çiçekleri açar renk renk.

Baharın müjdecisidir onlar.

Başkurt hal­kı bu çiçeğe Umırzaya der.

Biz Anadolu Türkleri ise baharı ge­tirdiği için nevruz çiçeği deriz.

Leave a Reply