Keloğlan Masalları

KELOĞLAN YEDİ KAT YERİN ALTINDA

Bir varmış bir yokmuş.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir Padişah’ın üç oğlu varmış.

Saraylarının bahçesindeki ağacın elmalarını bir türlü toplayamazlarmış.

Çünkü elmaları hep dev yermiş.

Bir gün, çocuklar, ellerine ok alıp ağacın dibinde devi beklemeğe karar vermişler, ilk önce büyük kardeş okunu alarak ağacın dibine oturmuş, beklemeğe başlamış.

Bekleye bekleye usanmış.

Biraz sonra da uyku bastırınca, dev her zamanki gibi gelerek elmaların bir kısmını yiyip gitmiş.

Bu sefer ağacın altında ortanca kardeş beklemeğe başlamış.

O da uyuya kalmaz mı?

Sıra küçük kardeşe, Keloğlan’a gelmiş.

Keloğlan uyumamak için küçük parmağının ucunu kesmiş.

Canının acısından uyuyamamış.

Fakat uyuyor gibi görünmek için yere uzanmış, horuldamağa başlamış.

Dev yavaş yavaş gelmiş, bakmış ki, orada bir çocuk horul horul uyuyor.

Ağaca yaklaşarak elmaları yemeğe başlamış.

Tam o sırada Keloğlan yavaşçacık yerinden kalkıp bir ok atarak devi ayağından iyice yaralamış.

Ayağı fena halde sakatlanan dev, çocuğa hiç bir şey yapmadan oradan uzaklaşmış, gidip bir kuyudan içeriye girmiş.

Keloğlan koşarak kardeşlerine haber vermiş.

Üçü birden kuyunun başına gelmişler.

En büyük kardeş demiş ki:

— Kuşaklarımızı birbirine bağlayalım, beni kuyuya sarkıtın.

Yandım, dersem, çekersiniz.

Dondum, dersem, koyuverirsiniz.

Kuşakları bağladıktan sonra büyük kardeşi kuyuya sallandırmışlar.

Çok geçmeden:

— Yandım! Diye bağırmış.

Yukarıya çekmişler.

Bu sefer ortanca kardeş kuyuya sallanmış.

Bir iki kulaç gittikten sonra, o da:

— Yandım! Diye bağırmış.

Onu da yukarıya almışlar.

Sıra Keloğlan’a gelmiş. O demiş ki:

— Yandım, dersem de koyuverin, dondum dersem de koyuverin!

Sakın beni yukarıya çekmeyin…

Keloğlan’ı kuyuya sallandırmışlar. O:

— Yandım!

Dedikçe koyuvermişler.

Keloğlan inmiş, inmiş, sonunda kuyunun dibine varmış.

Kuyuda su yokmuş.

Ayağına bir şey takılmış, bakmış ki bir demir halka.

Hemen onu kaldırmış.

Önüne aydınlık, yeşillik, güzel bir yol çıkmış.

Başlamış o yoldan yürümeğe…

Yürüye yürüye bir köşkün önüne gelmiş.

Kapıyı çalmış.

Kapı kendi kendine açılmış.

Keloğlan içeriye girmiş.

Karşısına sıra ile odalar çıkmış.

İlk odada bir kız görmüş.

Oturmuş saçını tarıyormuş.

İkinci odanın kapısını açınca şaşırıvermiş.

Çünkü bu odada bir kız, saçından tavana asılıymış.

Oradan çekilerek üçüncü odanın kapısını açmış.

Bu odada koca bir dev yatıyor, bir kız da devin başına üşüşen sinekleri kovalıyormuş.

Kız, Keloğlan’ın odaya girmek istediğini görünce:

— Aman delikanlı, demiş, sakın buraya gelme dev uyanırsa seni de yer, beni de…

Keloğlan:

— Zaten ben onu arıyordum, demiş, sen onu uyandır hele bir.

Kız, koca bir çiviyi devin sırtına dürtmüş.

Dev homurdana homurdana uyanmış.

Karşısında Keloğlan’ı görünce, sevinmiş.

Beni ok ile yaralayanı ele geçirdim, onu şimdi bir güzel yerim, diye düşünmüş.

Keloğlan’a:

— Haydi, bakalım delikanlı, demiş, ne duruyorsun, okunu atsana?

O zaman Keloğlan:

— İnsanoğlu durup dururken yaralıya ok atmaz, demiş.

Hele sen kendini bir göster de görelim…

Dev, Keloğlan’ın bu sözlerine çok kızmış.

Eline geçirdiği koca bir taşı ona fırlatmış.

Fakat daha evvel davranan Keloğlan, kenara kaçınca taş duvara çarpmış, koca duvarı tamamen yıkmış.

Bunun üzerine Keloğlan, bir ok atarak devin koca gözünü kör etmiş.

Dev kör olunca, yerinden kımıldayamamış, etrafında hiç bir şey görmemeğe başlamış.

Bu fırsattan faydalanan Keloğlan, duvardaki kılıcı alarak bir vuruşta devin başını koparmış.

Artık selâmete eren Keloğlan, oradaki kızı yanına alarak gidip saçlarından asılı kızı kurtarmış.

Sonra ilk odada oturan kızı da beraberine alıp kuyuya dönmüş.

Kızların en güzelini kendine ayırmış,,

Diğerlerini kuşağa bağlayarak yukarıya çektirmiş..

Güzel kız demiş ki:

— Evvelâ sen çık, sonra beni çek!

Keloğlan razı olmamış:

— Hayır, demiş, önce sen çıkacaksın. Kardeşlerim senden sonra beni de çekerler.

Kız demiş ki:

— Ben çıktıktan sonra kardeşlerin seni çekmezler, kuşağı keserlerse burada kalırsın.

Al sana iki kıl.

O zaman bunlardan beyaz kılı çek, önüne ak bir koç gelir.

Ona biner, Dünya’ya çıkarsın.

Yanlışlıkla kara kılı çekersen kara koç gelir.

Seni yedi kat yerin altına götürür.

Keloğlan’la kız vedalaşmışlar.

Yukarıdaki kardeşleri bu kızı da çekmişler.

Fakat kardeşlerini çekmemişler.

Onun nişanlısı çok güzel olduğu için kuşağı keserek Keloğlan’ı kuyuda bırakmışlar.

Kardeşlerinin yaptığı bu fenalığa Keloğlan’ın canı çok sıkılmış.

Üzüntüsünden yanlışlıkla kara kılı çekmez mi?

Ortaya gelen kara koç bunu alıp yedi kat yerin altına götürmüş.

Keloğlan, yerin altında koçtan indikten sonra önüne çıkan yoldan yürümeğe başlamış.

Gide gide bir köye varmış.

Köyde ihtiyar bir kadına konuk olmuş.

Çok yol yürüdüğünden susamış, kadından biraz su istemiş.

Kadın:
— Ah oğlum, demiş, köyümüzde bir çeşme var ama başında dev oturur.

Dev’e her gün bir insan veririz.

O insanı yerken biz de bir az su alırız.

Şimdi evde hiç su kalmadı.

Biraz sonra dev’e Padişah’ın kızını verecekler, onu yerken su alacağız.

O zamana kadar beklemen lâzım!

Keloğlan, Padişah’ın kızının kurban edileceğini duyunca:

— Nine, demiş, haydi beni çeşmenin başına götür!

Beraberce çeşmenin başına gitmişler.

O sırada Padişah’ın kızı da dev’e veriliyormuş.

Keloğlan nişan alıp bir ok atarak dev ’in koca gözünü kör etmiş.

Sonra kılıcını çekip yanına yaklaşarak bir vuruşta devin başını uçurmuş.

Padişah’ın kızını ölümden kurtardığı gibi, köy halkını da çeşmeye kavuşturmuş.

Padişah, devi öldürüp kızını kurtaran delikanlıyı görmek istemiş. Kız, halkın içine girip oğlanı araştırdı ise de bulamamış.

Padişah’a kocakarının evinde bir oğlan olduğunu haber vermişler.

Kız hemen ihtiyar kadının evine giderek oğlanı görmüş, tanımış.

Onu yanına alarak babasının sarayına götürmüş.

Padişah bu cesur delikanlının alnından öpmüş, ona kızını kurtardığı için teşekkür etmiş, sonra demiş ki:

— Dile benden ne istersin?

Keloğlan hiç bir şey istememiş:

— Sağlığınızı dilerim padişahım, demiş.

Padişah ısrar ettiyse de, Keloğlan ondan hiçbir şey istememiş,

Saray’dan çıkmış.

Yolda giderken bir ağaca rastlamış, altına oturmuş.

Biraz sonra birkaç kuşun ciyak ciyak bağırdığını işitmiş.

Bir de kafasını kaldırmış ki ağacın tepesindeki kuş yuvasına doğru bir yılan çıkıyor.

Hemen okunu atarak yılanı öldürmüş, kuşları kurtarmış.

Sonra oracıkta uykuya dalmış..

Kuşların anası da yavrularım ölümden kurtaran bu insanoğlunun üzerine kanatlarını açarak gölge yapmış.

Çok geçmeden Keloğlan uyanmış.

Bakmış, olduğu yer gölgelik.

Kafasını kaldırmış ki, büyük bir kuşkanatlarını açmış kendisine gölge yapıyor.

Kuş, dile gelerek demiş ki:

— Ey insanoğlu! Sen bana büyük bir iyilik yaptın.

Bu yılan her yıl benim yavrularımı yerdi.

Şimdi o öldü, artık çocuklarım yaşayacak.

Benim için ne büyük mutluluk…

Senin bu büyük iyiliğine, karşılık yapmak isterim, iste benden ne istersen?

Keloğlan:

— Ben insanlık vazifemi yaptım, diye cevap vermiş, mademki sen de bana iyilik yapmak istiyorsun, çok sevindim.

Beni dünya yüzüne çıkarmanı isterim.

Kuş o zaman demiş ki:

— İnsanoğlu, sen benim çok ihtiyar bir zamanıma rastladın.

Fakat istediğini yapacağım.

Sen şimdi kırk lokma et ile kırk yudum su bulda gel!

Keloğlan hemen Padişah’ın sarayına gelmiş.

Ondan kırk lokma et ile kırk yudum su istemiş.

Padişah:
— Evlâdım, demiş, kırk lokma etin lâfı mı olur.

İstersen bütün koyunlarımı alabilirsin.

Keloğlan cevap vermiş:

— Teşekkür ederim padişahım.

Yalnız kırk lokma et ile kırk yudum su yeter bana.

Padişah, Keloğlan’a istediklerini vermiş, oğlan kuşun yanına dönmüş.

Kuş buna demiş ki:

— Sırtıma bineceksin! “Lop” dedikçe et, “lık” dedikçe su vereceksin!

Keloğlan kuşun sırtına binmiş.

Bir kanadına et torbasını, bir kanadına da su tulumunu koymuş, yola çıkmışlar.

Kuş “lop” dedikçe oğlan et vermiş, “lık” dedikçe su vermiş.

Fakat Dünya’ya yaklaştıkları sırada et bitmiş.

Kuş “lop” dediği zaman Keloğlan baldırından bir parça kopararak kuşa vermiş.

Kuş bunun oğlanın eti olduğunu anlamış, yemeyerek ağzından tutmuş.

Dünya’ya çıktıkları zaman, kuş, Keloğlan’ı sırtından indirmiş:

— Haydi, bakalım insanoğlu, demiş, güle güle.

Keloğlan topallaya topallaya yürümeğe başlayınca, kuş ağzındaki eti alıp onun bacağına yapıştırmış.

O zaman Keloğlan rahatça yürümeğe başlamış.

Kuştan ayrıldıktan sonra, Keloğlan, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, konarak, göçerek, arpa buğday biçerek tam bir güz gitmiş, nihayet bir bahçıvana rastlamış.

Ona demiş ki:

— Bahçıvan baba beni yanına çırak alır mısın?

Kimsem yok.

Bahçıvan bunun haline acımış, hemen yanına almış.

Şuradan buradan konuşmağa başlamışlar.

Keloğlan öğrenmiş ki orası kendi memleketi.

O gün büyük ağabeysin!

Kendi nişanlısı ile evlendireceklermiş.

Günlerden beri düğün hazırlığı yapılıyormuş.

Bahçıvan da düğüne gidecekmiş.

Keloğlan’a:

— Haydi, beraber gidelim, demiş, bak şehzade düğünü nasıl olurmuş görürsün, öğrenirsin.

Hayatında hiç yemediğin yemekleri yersin.

Keloğlan:

— Beni kim ne yapsın, demiş, siz güle güle gidin.

Herkes düğüne gittikten sonra, Keloğlan, kızın evvelce verdiği kılları birbirine sürtmüş.

Meydana bir at çıkmış.

Ata binerek düğün yerine gitmiş.

Saray’ın meydanında büyük ağabeysi ile beraber birçok delikanlı at üzerinde ok atıyorlarmış.

Aralarına girerek ok atmağa başlamış.

Attığı oklardan birisi ağabeysinin ayağını delmiş.

Keloğlan hemen oradan uzaklaşmış.

Kılları birbirine sürtünce at kaybolmuş.

Akşamüzeri, bahçıvan, kulübesine dönmüş.

Keloğlan’a düğünü anlattıktan sonra demiş ki:

— Yağız bir atla yiğit bir delikanlı geldi.

Attığı oklardan biri kaza ile büyük Şehzade’nin ayağını delmiş.

Zavallı delikanlı çok geçmeden öldü.

Onun yerine kızı yarın Padişah’ın öteki oğluna verecekler:

Ertesi gün bahçıvan gene düğüne gittikten sonra, Keloğlan kılları birbirine sürtmüş.

Su sefer ortaya siyah bir at ile siyah bir elbise gelmiş.

Elbiseyi giyip ata binerek düğüne gitmiş, delikanlıların arasına karışarak ok atmağa başlamış.

Kendi kendine demiş ki:

— Ağabeyimi şöyle hafifçe yaralayayım da nişanlımı kandırıp almanın cezasını o da çeksin…

Bir ok atmış.

Ok delikanlının kalbine gelmez mi?

Hemen oracığa yıkılınca Keloğlan ortadan kaybolmuş.

Kılları sürterek at ile elbiseyi yok etmiş.

Bahçıvan dönüp gelmiş. Bu sefer de:

— Sonra oğlum, demiş, şehzadelere bir şey oldu.

Bugün siyah elbiseli bir delikanlı gelmişti.

Attığı ok Şehzade’nin kalbine rastlamaz mı?

O da ağabeysi gibi hemen öldü.

Yarın kızı Saray’ın balkonuna çıkaracaklar.

Eline bir elma verecekler.

Bütün delikanlılar Saray’ın önünden geçecekler.

Kız elmayı kimin bağına atarsa onunla evlenecek.

Bu sefer sen de gel!

Sabah olmuş.

Bahçıvan ile Keloğlan doğruca Saray’ın önüne gitmişler.

Meydan çok kalabalıkmış.

Herkes birer birer balkonun altından geçmiş.

En sona bahçıvan ile Keloğlan kalmış.

Oğlan geçerken kız onu tanımış.

Elmayı ona atmış.

Fakat kızı bu fakir çocuğa vermemek için:

— Bu olmadı, demişler, elma tesadüfen ona rastladı.

Tekrar edeceğiz.

Üç defa tekrarlamışlar, üçünde de kız elmayı ona atmış.

Çaresiz olarak kızı ona vermişler.

O zaman padişah ile sultan hanım küçük oğullarını tanımışlar.

Başından geçenleri dinledikten sonra, onu hasretle kucaklamışlar.

Kırk gün kırk gece süren bir düğünden sonra onunla güzel kızı evlendirmişler.

Onlara ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

One Comment

Leave a Reply