Keloğlan Masalları

Keloğlan ile İhtiyar

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer top oynar eski hamam içinde.

Hamamcının suyu yok, oduncunun baltası yok.

Sokakta bir tazı gezer, boynunda halkası yok.

Var varanın, sür sürenin.

Çok baykuşu var viranenin.

Destursuz bağa girenin hali duman demişler…

Yediler yemiş, parayla biter iş.

Parasız yemiş alınmaz hiç bir yerde.

Dediler aptal, gitme burada kal…

Bana bir kız alıp nikâh ettiler.

Açtım bir duvak, baktım bir kabak.

Adamdan azma, dişleri kazma.

Ensesi telli, kurbağa belli.

Sağlamdır binası, sağlıkla oturması.

Olur, elbet bir çocuk anası.

Akdeniz’in hartası, Karadeniz’in martısı, zeytinyağının tortusu, pek hoştur pilâvın yoğurtlusu.

Akdeniz yağ olsa, Karadeniz bal olsa, iki ambarlı gemi yiyecek dolsa karnımın bir tarafını doyurmaz.

Ya bir hindi dolması, ya bir kaz dolması olsa belki doyar…

Evlerin önü taşlık, ağaca uçtu tavuk, iki atla bir anahtar deliğinden geçtiğim sıralarda, bir varmış, bir yokmuş, vakti zamanında bir kadıncağızın Keloğlan adında bir oğlu varmış.

Keloğlan her gün akşamlara kadar çalışır, bazen amelelik yapar, bazen da öteberi satarak kazandığı para ile evi idare edermiş.

Bir gün gene amelelik yapmak için kazmayı omzuna vurarak yola çıkmış.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz, gece gündüz gitmiş.

Bir de arkasına bakmış ki, tam bir karışlık yol gitmiş.

Kendi kendisine kızarak tekrar yola koyulmuş.

Konarak, göçerek, arpa buğday biçerek tam bir güz gitmiş, bir pınar başına varmış.

Yorulmuş, biraz dinlenmek için oturmak istemiş.

Fakat susadığım da hatırlayarak hemen pınara ağzını dayayıp kana kana su içmiş.

Sonra kollarını sıvamış, elini yüzünü, kollarını bol bol yıkayıp serinleyince bir “oooh!” çekmiş.

Fakat o da ne?

Keloğlan birdenbire gözüne ilişen manzara karşısında hem korkmuş, hem de şaşırmış.

Suyun aktığı delikte el kadar bir insan görünmüş.

Bu insan büyümüş, büyümüş.

Nihayet beyaz saçlı, beyaz sakallı ihtiyar bir adam ortaya çıkmış, gülerek, Keloğlan’a:

— Merhaba evlât! Demiş.

Keloğlan, ihtiyarın güler bir yüzle kendisine seslendiğini görünce:

— Merhaba babacığım, demiş, korktum da…

İhtiyar:

— Ne var oğlum, korkacak demiş, ben ne inim, ne de cin…

Senin gibi bir insanım…

Hem ben buraya sana fenalık etmek için değil, iyilik etmek için geldim.

Sen, “oooh!” diyerek beni çağırmasaydın, gelecek değildim…

Bunun üzerine, Keloğlan hemen ihtiyarın elini öpmüş, ona demiş ki:

— Ben iş bulmak için çok uzak bir memleketten geliyorum.

Günlerden beri yürüdüğüm halde hiç bir şehre rastlamadım.

Her taraf dağ, tepe, ova, ırmak…

Nerede çalışıp ta para kazanayım…

Hem artık çok yoruldum.

Geri döneceğim…

O zaman ihtiyar, eliyle Keloğlan’ın sözünü keserek:

— Yooo, demiş, çalışmadan, yorulmadan ekmek yenildiğini nerede işittin?

Yaşamak için çalışacaksın.

Daha iyi yaşamak istersen, daha çok çalışacaksın.

Bak ben senin deden yaşındayım.

Saçım sakalım bembeyaz oluncaya kadar hep çalıştım.

Daha da çalışıyorum.

Sen de sözümü tutup çalışırsan kazanırsın!

Keloğlan, ihtiyarın öğütlerini can kulağıyla dinledikten sonra:

— Size teşekkür ederim, demiş, gösterdiğiniz yoldan ayrılmamağa çalışacağım…

Keloğlan’ın bu güzel cevabından hoşlanan ihtiyar:

— Aferin oğlum, demiş, büyük sözü dinleyen zarar etmez.

Ben sana bu iyiliğinden ötürü bir armağan vereceğim.

Sözünü bitirdikten sonra, ihtiyar, cebinden bir kahve değirmeni çıkararak Keloğlan’a uzatmış:

— Bunu al, demiş, iyice sakla.

Başın çok sıkıldığı zaman, “açıl değirmenim açıl!” dersin.

Ama sözüme dikkat et, başın sıkılmadan, darda kalmadan söylemeyeceksin!

Keloğlan, ihtiyara teşekkür edip değirmeni alırken, aksakallı adam birdenbire ortadan yok olmuş.

Keloğlan sağı aramış, solu aramış, önüne bakmış, arkasına bakmış, onu bir daha görememiş.

Değirmeni cebine iyice yerleştirip bir eliyle onu sıkı sıkı tutarak başlamış yürümeğe.

Hem yürüyor, hem de kendi kendine “acaba ihtiyar bana niçin öyle dedi” diye düşünüyormuş, içinden bir ses, “sen ihtiyarın sözüne bakma.

Açıl değirmenim açıl de!” diyormuş.

Ama ihtiyarın tembihi de kulağında olduğu için bir türlü değirmene, “açıl değirmenim açıl!” diyemiyormuş.

Keloğlan, böylece, “açıl değirmenim açıl!” desem mi demesem mi, diye epeyce yol almış.

Bir aralık, içindeki sesin kendisine:

— Aptallığın lüzumu yok.

Açıl değirmenim açıl dersen ne olacak sanki?

Dediğini işitmiş. Yolun kenarına oturarak cebinden kahve değirmenini çıkarmış:

— Açıl değirmenim açıl! Diye seslenmiş.

“Çat!” diye bir ses işitmiş.

Değirmenin kapağı açılıp yavaş yavaş yürüyerek bir kapı olmuş.

Kapı kendi kendine aralanarak ellerinde yemek tepsileriyle peri kızları görünmüşler.

Birer birer kapıdan çıkıp türlü türlü yemeklerle dolu tepsileri Keloğlan’ın önüne bırakmışlar.

Keloğlan şaşırmış.

O zamana kadar görmediği, yemediği, işitmediği yemeklerle karşılaşınca, “ne yapsam acaba” diye düşünmeğe başlamış.

Sonra, karnı aç olduğundan başlamış hepsinden birer parça yemeğe.

Karnı adamakıllı doyuncaya kadar yemiş.

Pek çok yemek yediği halde, tabaklarda yemek hiç azalmıyor, olduğu gibi duruyormuş.

Sevincinden nerede ise aklını kaçıracakmış.

Bir aralık evde yiyeceksiz oturan annesini hatırlamış.

Hemen:

— Kapan değirmenim kapan! Demiş.

Peri kızları gelip tepsileri alarak gitmişler.

Kapı kapanıp küçülmüş.

Değirmen kapanmış, ortada hiç bir şey kalmamış.

Keloğlan değirmeni tekrar cebine yerleştirip geriye dönmüş.

Koşar gibi memleketinin yolunu tumuş.

Az gimiş, uz gitmiş, altı ay gece, altı ay gündüz gitmiş, memleketine varmış.

Hemen eve gidip annesinin yanında cebinden değirmeni çıkararak:

— Açıl değirmenim açıl! demiş.

Değirmen açılıp peri kızları yemekleri getirmişler.

Ana oğul karınlarının aldığı kadar yemişler.

Keloğlan:

— Kapan değirmenim kapan!, demiş.

Değirmen kapandıktan sonra, anasına başından geçenleri anlatmış, ihtiyarla neler konuştuğunu, değirmeni verirken onun kendisine neler söylediğini bir bir tekrarlamış.

Zavallı fakir kadın sevincinden ne söyleyeceğini bilememiş; yalnız:

— Aman oğlum, demiş, bunu komşular görmesinler, sonra elimizden alırlar, iyi bir yere saklasak bari…

Keloğlan hiçte o düşüncede olmadığı için:

— Aman ana, demiş, benim değirmenime kim elini sürebilir ki?

Hem bu akşam bütün komşuları yemeğe çağırıp onlara bir değirmenden nasıl görmedikleri, yemedikleri yemekler çıkarabildiğimi göstereceğim.

Anası:

Yapma oğlum, söz dinle, sonra değirmeni elinden alırlar!

Dediyse de, Keloğlan’a söz dinletememiş.

Keloğlan sokağa çıkıp bütün komşuları akşam yemeğine çağırmış.

Akşamüzeri komşular birer ikişer Keloğlan’ın evine gelmişler.

Ortalıkta yemek hazırlığı görmedikleri için Keloğlan acaba bizimle alay mı etti, diye düşünmeğe başlamışlar.

O sırada Keloğlan elindeki değirmenle içeriye girmiş.

Değirmem ortaya koyup:

— Açıl değirmenim açıl!

Diye seslenmiş.

Değirmenin kapağı “çat!” diye açılmış.

Kapak büyümüş., büyümüş, odanın içinde büyük bir kapı ortaya çıkmış.

Kapı yavaş yavaş aralanarak peri kızları ellerinde yemek dolu tepsilerle odaya girmeğe başlamışlar.

Komşuların hayret dolu bakışları arasında yemek tepsilerini bırakıp gitmişler.

Bu olay karşısında komşuların âdeta dilleri tutulmuş.

Bir şey söyleyemeden oturup yemekleri yemeğe başlamışlar.

Durmadan yemek yedikleri halde önlerindeki tabaklarda yemek hiç azalmıyormuş.

Bu durum karşısında, komşular, yavaş yavaş Keloğlan’ı kıskanmağa başlamışlar, içlerinden bir tanesi, “gidip de çocuğuma bakıp geleyim” diyerek evine gitmiş.

Bir kahve değirmeni bulmuş, cebine saklayarak dönüp Keloğlan’ın evine gelmiş.

Yemekler yenip sofralar kalktıktan, değirmen de kapandıktan sonra, Keloğlan misafirlere kahve pişirtmek için içeriye, anasının yanına gitmiş.

Komşuların birbirleriyle konuşmasından faydalanan değirmenli komşu, evden getirdiği değirmeni yere bırakarak Keloğlan’ın değirmenini cebine koymuş.

Onun yaptığı bu işi de kimsecikler görmemiş.

Çok geçmeden bütün komşular evlerine dağılmışlar.

Ertesi sabah Keloğlan kahvaltı yapmak için değirmeni eline alıp:

— Açıl değirmenim açıl! Demiş.

Fakat değirmen açılmamış.

O zaman anlamış ki, değirmeni komşulardan biri çaldı.

Kimin çaldığını da bilemediği için hiç birine bir şey söyleyememiş.

Anasının ve ihtiyarın sözlerini tutmadığından başına bu işin geldiğini anlamış.

İhtiyarı bulup kusurunu affettirmek, bu işe bir çare bulmasını rica etmek amacıyla o gün yola çıkmış, dağ tepe dümdüz, gece gündüz gittikten sonra ihtiyarla karşılaştığı pınara varmış.

Kana kana su içip elini yüzünü yıkayarak bir “oooh!” demiş.

Der demez ihtiyar küçücük boyuyla görünmüş.

Büyümüş, büyümüş, büyük bir adam haline gelince,

Keloğlan’a:

— Merhaba oğul! Demiş. Sözümü tutmadın değil mi?

Keloğlan, utanarak:

— Merhaba babacığım, demiş, hakkın var.

Kabahat ettim.

Gençliğime bağışla.

Bir daha sözünden dönmem.

Değirmenimi kurtarmak istiyorum, bana yol göster!

İhtiyar, eliyle beyaz sakalını sıvazladıktan sonra:

— Pek güvenim yok ama demiş, haydi öyle olsun.

Yine şeytana uyar da sözünde durmazsan bir daha bana gelme!

Söz dinlemeyen insana ben yardım etmem…

İhtiyar, sözünü bitirince, Keloğlan’a bir kabakla bir tavuk vermiş.

Demiş ki:

— Memleketine dönünce, bütün komşuları evine çağırırsın.

“Değirmenimi kim aldıysa getirsin!” dersin.

Onlar, “biz almadık” diyecekler.

Sen o zaman kabağı ortaya koyup, “açıl kabağım açıl!” dersin.

Kabak açılır açılmaz, değirmeni çalan hemen kendisi söyleyecektir…

Keloğlan ihtiyarın sözünü kesmiş:

— Peki, ama demiş, ya bu tavuk ne olacak?

İhtiyar cevap vermiş:

— Bu tavuğu da anana vereceksin.

Benim armağanım olduğunu söyleyeceksin.

Ne vakit para sız kalırsa, “yumurtla tavuğum yumurtla!” desin.

O zaman her derdine çare bulur.

Ama sözüme iyi dikkat et, bu tavuk annenindir.

Sakın sen, “yumurtla!” deme.

Sonra karışmam…

Keloğlan, artık büyük sözü dinleyeceğine, “yumurtla tavuğum yumurtla!” demeyeceğine dair söz vermiş, ihtiyarın elini öpmüş.

Kabağı heybesine yerleştirip tavuğu da eline alarak yola koyulmuş.

Hem gidiyor, hem de kendi kendine konuşuyormuş:

— Acaba bu kabakta ne var?

Ya bu tavuk ne işe yarayacak?

İçinden bir kuvvet durmadan kendisini zorluyormuş.

Zorluyormuş ama ihtiyara verdiği sözü de unutamıyormuş.

Sanki ihtiyar yanında imiş de onunla beraber hem yürüyor, hem de:

— Söz verdin, dikkat et! Diyormuş gibi, kulağında hep ihtiyarın sesini işitiyormuş.

Böyle düşüne düşüne biraz daha yol almış.

Sonra durup etrafına şöyle bir bakmış.

Daha sonra kendi kendine:

— Canım, demiş, işte ihtiyar burada yok.

Benim ne yaptığımı nereden bilecek?

Doğrusu meraktan çatlayacağım.

Ne olursa olsun!

Bir ağaç altına oturmuş.

Kabağı yere koyarak:

— Acil kabağım açıl! Diye seslenmiş.

Keşke seslenmeseymiş.

Çünkü korkudan az daha küçük dilini yutacakmış.

Kabağın içinden zehirli yılanlar, akrepler, kaplumbağalar, kurbağalar, kertenkeleler çıkmış.

Sağa sola yayılmağa başlamışlar.

Keloğlan hemen sıçrayıp ağaca tırmanarak onların elinden kurtulmuş.

Ağaçtan aşağıya bağırmış:

— Kapan kabağım, kapan!

Bir anda hayvanlar kabağa doğru koşuşup içine girerek gözden yok olmuşlar.

Kabak da kapanmış.

Keloğlan geniş bir nefes alarak ağaçtan inmiş.

Bu sefer tavuğu eline almış.

Ya tavuk da yumurta diye zehirli böcekler yumurtlarsa?

O zaman ne yapacak?

Aaa… Kolayı var.

Böceklerin üzerine basıp onları öldürür…

Evet…

Güzel…

Bu kararı verdikten sonra, tavuğu elinden bırakarak:

— Yumurta tavuğum yumurtla! Demiş.

Keloğlan zehirli böcekler beklerken tavuk ne yumurtlarsa beğenirsiniz?

Kocaman sarı san altınlar…

Keloğlan bunları görünce, gözleri büyümüş.

Sanki kolları kanatlanmış.

Sevinçten uçacak gibi olmuş.

Altınlar çoğalırsa taşıyamayacağını sanarak:

— Yumurtlama tavuğum yumurtlama! Demiş.

Tavuk artık yumurtlamamış.

Keloğlan yerdeki altınları ceplerine doldurmuş.

Bir eline kabağı, öteki eline de tavuğu alarak yürümeğe başlamış.

Durmadan, dinlenmeden yürüyerek, geldiği yollardan, dağlardan, tepelerden, ırmaklardan geçerek memleketine varmış.

Hemen o akşam bütün komşuları yemeğe çağırmış.

Tavuğun yumurtladığı altınlardan biriyle gidip çarşıdan birçok yiyecek alıp eve getirmiş.

Akşama kadar yemekleri yetiştirsinler diye lokantalardan birkaç tane de aşçı tutmuş.

Aşçılar Keloğlan’ın anasıyla beraber kolları sıvayıp yemekleri yapmağa başlamışlar.

Akşamüzeri türlü türlü yemekler, tatlılar hazır olmuş.

Komşular birer ikişer gelmeğe başlamışlar.

Yemek zamanı da olduğundan sofraya oturup yemeklerini yemişler.

Yemekten sonra şuradan buradan konuşmağa başlamışlar.

Keloğlan, bir aralık:

— Komşular, demiş, darılmaca, gücenmece yok!

Doğru söyleyin bana, değirmenimi hanginiz aldı?

Hiç beklemedikleri bu soru karşısında komşular şaşalamışlar.

Birbirlerine bakıp susmuşlar.

Hepsinin cam sıkılmış.

Keloğlan’a cevap vermemişler.

Yalnız, komşulardan bir tanesi önüne bakıyormuş.

Keloğlan ondan şüphelenir gibi olmuş.

Tekrar sormuş:

— Değirmenimi bana geri vermeyecek misiniz?

O zaman bütün komşular söylenmeğe, “Biz almadık.

Senin değirmenini ne yapalım?” gibi sözler söylemeğe başlamışlar.

Değirmeni çalan komşu, hiç bir şey söylemiyor, önüne bakıyormuş.

Keloğlan iyice anlamış ki, değirmen onda…

Heybede saklı duran kabağı kimseye göstermeden o komşunun yanına bırakmış.

Birdenbire:

— Açıl kabağım açıl! diye seslenmiş.

Kabak açılıp içinden yılanlar, akrepler, kaplumbağalar, kertenkeleler çıkınca, bütün komşular korkudan bağrışmağa, kaçışmağa başlamışlar.

Hayvanlar aksi gibi değirmeni çalan komşunun üzerine doğru yürüyorlarmış.

O bakmış ki, kurtuluş yok.

Hayvanlar kendisini ısırıp zehirleyecek, öldürecekler,

Değirmenin kendisinde olduğunu söylemekten başka çare kalmadığını anlayınca:

— Aman Keloğlan, ayaklarını öpeyim! diye seslenmiş. Beni kurtar!

Değirmenin bende…

İş anlaşılınca, Keloğlan:

— Kapan kabağım kapan! diye bağırmış.

Keloğlan’ın bağırması üzerine hayvanlar acele acele kabağa dönmüşler.

Kabak kapanmış.

Tehlikenin uzaklaştığını gören komşular yerlerine oturmuşlar ama yürekleri hâlâ tıp tıp atıyormuş.

Keloğlan, değirmeni çalan komşuya:

— Haydi, bakalım, demiş, sana güvenim kalmadı artık.

Beraber evine gideceğiz.

Değirmenimi alacağım…

Komşu ile Keloğlan birlikte çıkıp gitmişler.

Onlar gittikten sonra, yalnız kalan komşulardan biri demiş ki:

— Bu kabak çok zararlı bir şey.

Keloğlan bu nu elinde tuttukça bize yapmadığını bırakmaz, iyisi mi biz bunu götürüp ırmağa atalım…

Bütün komşular bu fikri uygun bulmuşlar.

Keloğlan’ın odada unuttuğu kabağı almışlar.

Hep birden çıkıp ırmağa giderek kabağı suya fırlatmışlar.

Biz gelelim Keloğlan ile değirmeni çalan komşuya…

Eve gittikleri zaman bir de ne görsünler?

Komşunun küçük çocuğu değirmenle oynarken onu kırmamış mı?

Bu işe canı çok sıkılan Keloğlan, komşuya söylemediği söz bırakmamış.

Ama ne çare?

Olan olmuş, değirmen kırılıp işe yaramaz hale gelmiş.

Keloğlan değirmenin parçalarını alarak bir kuyuya atmış, evine dönmüş.

Bu sefer evde ne misafirleri, ne de kabağı bulamayınca, başlamış bağırıp çağırmağa…

Kabağın çalındığını neden görmedin diye anasına olmadık lâflar etmiş.

Evden çıkıp bir bir dolaşarak komşularının hepsiyle kavgaya tutuşmuş.

Yüzü gözü yara bere içinde dönüp gelmiş.

Tavuğun yumurtladığı altınları da doktora” ilâca, yiyeceğe vererek tüketmiş…

Değirmeni, kabağı elinden kaçıran Keloğlan düşünmeğe başlamış:

“Elde kala kala bir tavuk kaldı…

Onu anasına vermesi lâzımken vermemiş, yolda yumurtlatıp altınlarını almıştı…

Şimdi anasına verse, kendisi ne yapacak?

Tavuk altın yumurtlarken gidip amelelik yapılır mı?

Hem anasına tavuğu verip de ne olacak?

Tavuğu yumurtlatır, altınlarla her gün evin yiyeceğini alıp getirir, olur biter…”

Düşündüklerini yapmağa karar vermiş.

Tavuğu yakaladığı gibi sokağa çıkmış.

Evvelâ bir banyo yapmak için hamama gitmiş.

Soyunurken hamamcıyı çağırıp:

— Ben yıkanıncaya kadar şu tavuğu bir yerde saklayın, demiş, iyi bir tavuk değil ama kesip de yemek için aldım.

Yumurtlamayan tavuk ne yapılır ki?

Hamamcı, “peki” diyerek tavuğu alıp gitmiş.

Keloğlan yıkanmağa girdiği sırada, hamamcının aklına bir şey gelmiş.

Gidip tavuğu sakladığı yerden alıp odasına gitmiş, iyice bakmış ki, tavuk, gayet cins, iyi bir hayvan.

Nasıl olur da yumurtlamaz.

Böyle cins tavukların “yumurtla tavuğum, yumurtla!” deyince yumurtladıklarını bildiği için, ona da:

— Yumurtla tavuğum, yumurtla! Demiş.

Tavuk başlamış altın yumurtlamağa…

Hamamcı, eline beyaz beyaz yumurtalar gelecek diye beklerken, sarı sarı altınları görünce, ne yapacağını bilememiş.

Altınları dolaba kilitledikten sonra, gidip çarşıdan ona benzer bir tavuk almış.

Giderken, “buyurunuz tavuğunuzu” diyerek Keloğlan’a vermiş.

Keloğlan, hamamdan çıktıktan sonra kimsenin bulunmadığı bir yerde bir taş üzerine oturarak:

— Yumurtla tavuğum, yumurtla! Demiş.

Fakat tavuk ne altın yumurtlamış, ne de yumurta… Keloğlan ne kadar uğraştıysa, tavuğa altın yumurtlatamamış.

Kızmış.

Gidip evde tavuğu kesmiş.

Anası, Keloğlan’ın altın yumurtlayan tavuğu kestiğini görünce, telâşlanmış.

Onu neden kestiğini sormuş.

Keloğlan da hamamdan çıktıktan sonra tavuğun altın değil, yumurta bile yumurtlamadığını söylemiş.

Kadıncağız, tavuğun başına geleni anlamış.

Oğluna:

— Değirmeni elinden kaçırdın, demiş.

Sonra kabağını çaldılar.

Bu kere de tavuğu kaybettin…

Bunda bir iş var oğlum.

Yoksa yine ihtiyarın sözünü tutmadın mı?

Anasının bu sözleri üzerine aklı başına gelen Keloğlan, en son görüştükleri zaman ihtiyarın kendisine söylediği sözleri bir bir hatırlamış.

Anasına:

— Evet, demiş, kabahat bende…

İhtiyara, kendisini dinleyeceğime dair söz verdiğim halde, sözümde durmadım.

Anası ağır ağır başını sallayarak:

— Büyük sözü tutmayanın hâli budur işte, oğlum, demiş.

Haydi, bakalım kazmayı eline alıp tekrar amelelik yapmağa başla! Ne demişler, kendi düşen ağlamazmış.

One Comment

Leave a Reply