Keloğlan Masalları

Keloğlan Hindistan Yolunda

Bir varmış, bir yokmuş.

Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde…

Develer tellâl, sinekler berber iken.

Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir Keloğlan varmış.

Evlerinin karşısında da Padişah’ın sarayı varmış.

Padişah iki çocuk babası imiş.

Bunlardan biri; kocaman bir delikanlı, diğeri de gelinlik bir kızmış.

Şehzade her nasılsa nişanlısını kaybetmiş.

Onu arayıp arayıp bulamadığı için sarayın bir köşesinde oturup dururmuş.

Padişah’ın kızı her gün biraz daha büyüyor, biraz daha güzelleşiyormuş.

Onun için bu kızla evlenmek isteyen delikanlılar da artıyormuş.

İşte padişah bunu düşünerek, bir gün bahçede havuzun yanında otururken kızını çağırmış, demiş ki:

— Kızım… Artık ben ihtiyarlıyorum.

Oğlum nişanlısını kaybetti, başkası ile de evlenmek istemiyor.

Bu yüzden kendisini evlendirerek düğününü göremedim.

Şimdi sıra sende.

Seninle evlenmek isteyen birçok genç var.

Bunlardan birini seç de düğününüzü yapalım…

Gözlerimi kapamadan evvel hiç olmazsa senin sevinçli gününü göreyim…

Kız, utanmış, önüne bakmış, Babasının cevap beklediğini düşününce:

— Babacığım, demiş, mademki öyle istiyorsunuz, öyle olsun…

Ama benim de sizden bir dileğim var.

Dileğimi yapacağınıza söz verir misiniz?

Padişah, hiç düşünmeden:

— Kızım, demiş, senin dileğini yerine getirmek benim için bir kıvançtır.

Yeter ki olacak bir şey

Kız o zaman:

— Babacığım, demiş, ben, beni isteyen delikanlıların hiç biriyle evlenmem.

Beni evlendirirsen sarayımızın karşısındaki evde oturan Keloğlan ile o evlendir!

Padişah, kızından hiç böyle bir dilek beklemediği için şaşırmış. Ona:

— Sen şaşırdın mı kızım, demiş, hiç ben seni hem kel, hem de tembel bir adamla evlendirir miyim; herkesi kendimize güldürecek miyiz?

Padişah ne söylediyse para etmemiş.

Kızın fikrinden caydıramamış. O zaman:

— Ben böyle bir dileğini yerine getiremem kızım, demiş.

Ama sen mademki, onu istiyorsun, o halde benim kızım değilsin artık…

Sarayımdan çık, nereye gidersen git!

Babasının çok sert, hem de sözünden dönmez bir adam olduğunu bilen kız, hiç bir şey dememiş.

Eşyalarını topladığı gibi ağlaya ağlaya Keloğlan’ın evine gitmiş.

Keloğlan’ın anası, padişah’ın kızını güler yüzle karşılamış.

Padişah’ın kızı benim gelinim oldu diye onu yere göğe koyamıyormuş.

Fakir olduğundan, gelinimi nereye oturtsam, ona ne yedirsem diye üzülüp duruyormuş.

Kadıncağız üzüle dursun, Keloğlan hiç oralı olmuyormuş.

Hatta tembelliği elden bırakmıyor, para kazanmak için iş yapmağa bile gitmiyormuş.

İşi, gücü akşama kadar evde oturmakmış.

Padişah’ın kızı, bir gün, iki gün, üç gün beklemiş.

Keloğlan’da işe gitmek için en ufak bir hareket yok… Babasına hak vermiş ama tekrar saray’a dönemez ki…

Ne yüzle dönsün?

Tek çare, Keloğlan’ı tembellikten kurtarıp işe göndermek.

Bu düşünce ile kalkmış, Keloğlan’ın yanına giderek:

— Haydi, bakalım kalk, demiş, erkek evde oturmaz.

Gidip çalışmak, para getirmek lâzım.

Her gün akşamlara kadar böyle tembel tembel oturmağa usanmıyor musun?

Haydi, durma!

Keloğlan, karısının bu sözlerinden utanmış.

Hemen kalkıp çalışmağa gitmiş.

Bir tarlada akşama kadar buğday biçerek ancak beş kuruş kazanıp eve gelmiş.

Karısı:

— Para kazandın mı? Diye sormuş.

Keloğlan, beş kuruşu uzatarak:

— işte, demiş, bu kadar kazandım…

Karısı:

— Beş kuruşla ne iş görülür, demiş. Olmadı, Daha çok çalış, daha çok para kazan!

Keloğlan oturmadan çıkıp gitmiş.

Ertesi gün bir aşçıya çıraklık yaparak akşama kadar çalışmış.

Aşçının verdiği on kuruşu alıp eve gelmiş.

Parayı karısına vermiş.

Kadın bakmış ki, Keloğlan bugün de az para kazanmış. Ona:

— Yine olmadı, demiş, on kuruş bir insanı bile doyurmaz.

Daha çok kazanmalı…

Keloğlan evde durmamış, çıkıp gitmiş.

Sonraki gün bir sucuya çırak olup akşama kadar onunla su taşımış.

Sucunun verdiği yirmi kuruşu almış, evin yolunu tutmuş.

Yolda gelirken babasının arkadaşlarından bir tüccara rastlamış.

Tüccar ona ne iş yaptığını sormuş.

O da, sucuya çıraklık yaptığını söylemiş.

Tüccar, Keloğlan’ın haline gülmüş:

— Yazık sana be, demiş, on beş, yirmi kuruş için insan akşama kadar su taşır mı?

Sen genç adamsın…

O kadar parayı çocuk bile kazanır.

Ben şimdi ticaret için Hindistan’a gidiyorum.

Haydi sende gel.

Orada çok para kazanır, döneriz.

Keloğlan, baba dostu tüccarın sözlerine çok sevinmiş.

Koşa koşa eve giderek o gün kazandığı yirmi kuruşu bırakmış.

Karısı ile anasına:

— Allahaısmarladık, demiş.

Size çok para getirmek için Hindistan’a gidiyorum.

Çabuk dönerim.

Hoşça kalın!

Karısı ile anası, Keloğlan’ın bu haline şaşırmışlar.

Ama tembelliği bıraktı da çalışmağa başladı diye seviniyorlarmış.

Arkasından:

— Güle, güle, çabuk gel! Diye bağırmışlar.

Keloğlan gidip tüccarı bulmuş.

Onunla beraber iki ata binip yanlarına yeter derecede yiyecek alarak Hindistan yolunu tutmuşlar.

Az gitmişler, uz gitmişler.

Dere tepe düz gitmişler.

Altı ay bir güz gitmişler.

Büyük bir çöle varmışlar.

O zamana kadar yanlarındaki yiyecekleri bittiği gibi suları da kalmamış.

Hindistan’ı unutarak açlıktan, susuzluktan ölmemek için etrafta bir köy, bir kuyu aramağa başlamışlar.

Köye rastlarsak, hem yiyecek, hem su buluruz diye seviniyorlarmış.

Köy değil de kuyu bulursak hiç olmazsa susuzluğumuzu giderir, hem kendimizi, hem atlarımızı ölmekten kurtarmış oluruz, diye düşünüyorlarmış.

Ararken ararken uzakta bir ağaçlık görmüşler:

— Hah! Bir köy diye bağırarak o tarafa doğru atlarını sürmüşler.

Adeta uçar gibi ağaçların yanına geldikleri zaman, bunun bir köy değil, bir kuyu olduğunu görmüşler.

Atlarından inerek kuyunun başına gelmişler.

Kuyu derinmiş.

Keloğlan:

— Ben kuyuya inip su çıkarayım! Demiş.

Tüccar, yanında götürdüğü uzunca bir ipi Keloğlan’ın beline bağlamış.

Meşin heybelerden birini de eline vererek onu kuyunun içine indirmiş.

Keloğlan kuyuya iner inmez evvelâ kana kana su içmiş.

Sonra meşin heybeye su doldurup yukarıya göndermiş.

Tüccar da kana kana su içtikten sonra, Keloğlan heybeyi iki defa daha doldurup yukarıya yollamış.

Tüccar, atları da güzelce sulamış…

Keloğlan o sırada kuyu içinde bir kapı görmüş.

Kapıya şöyle bir dokununca açılıvermiş.

Bir de ne görsün?

Geniş bir çayırlık…

Çayırlığın ortasında her renkte çiçeklerle dolu güzel bir bahçe…

Bahçenin ortasında da beyaz bir köşk…

Köşkün penceresinde siyahlar giymiş bir kız oturuyor.

Kız, Keloğlan’a eliyle:

— Gel! Gel! Diye işaret edince, Keloğlan kuyunun başında kendisini bekleyen tüccarı unutarak kapıdan içeriye girip köşke gitmiş.

Kız bunu karşılayarak yukarıya almış, ilk olarak söze başlayan Kız:

— İnsanoğlu, demiş, sen buraya nereden geldin?

Keloğlanda ona sormuş:

— Ya sen buraya nereden geldin?

Kız o zaman başından geçenleri anlatmış:

— Beni bir padişah oğluyla nişanlanmışlardı.

Bir gün peri kızları beni alarak buraya kaçırdılar, O zamandan beri dünya yüzüne çıkamadım.

Padişah’ın oğlu, ben ortadan yok olduktan sonra hastalanmış; dışarı çıkmıyormuş…

Ah bir dünya yüzüne çıkabilsem?!

Keloğlan bakmış ki, bu kız, yabancı değil, Padişah’ın gelini…

Yani karısının yengesi.

O da kendisini tanıtmak için:

— Bana da Keloğlan derler, demiş.

Evimizin karşısında Padişah’ın sarayı vardır.

Padişah bir gün kızını evlendirmek istemiş.

O da, Keloğlan’dan başka kimseyle evlenmem, diye tutturmuş.

Onun üzerine padişah kızını evlâtlıktan çıkarmış.

Kız kaçıp bize geldi.

Ben hep evde oturur, iş yapmazdım.

Karım beni zorla işe gönderdi.

Kazandığım paraları az gördüğü için, ben de bir tüccarla beraber çok para kazanmak düşüncesiyle Hindistan yolunu tuttum.

Yolda yiyeceğimiz, suyumuz tükendi.

Çöl ortasında araya araya burasını bulduk.

Su içmek için kuyuya inmiştim.

Yukarıya birkaç heybe su gönderdim.

O sırada kuyuda bir kapı gözüme ilişti.

Kapıyı iter itmez sen gözüme çarptın.

Demek ki şimdi biz akrabayız?

Kız:

— Evet, demiş, senin eşin, benim nişanlımın kardeşi, iyi ki geldin.

Beni buradan kurtar.

Beraber Saray’a dönersek, padişah babamız çok sevinecektir.

Keloğlan:

— Peki ama demiş, tüccar beni yukarıda bekliyor.

Onu nasıl göndereyim?

O zaman kız:

— Ondan kolay ne var, demiş, ben sana çaresini bulurum.

Şimdi aşağıya, bahçeye in.

Nar ağacından iki nar kopar.

Tüccarla beraber yola devam et.

Yolda bizim memlekete giden bir adama rastlarsan bu narları ona ver.

Anan ile eşine götürüp versin.

Ondan sonra sen de tüccardan ayrılıp buraya dönmenin çaresini bul!

Keloğlan hemen kızdan ayrılıp bahçeye inmiş.

Nar ağacından iki nar koparmış.

Narları cebine koyarak kuyuya dönmüş, ipe tutunarak yukarıya çıkmış.

Tüccarla beraber atlarına binip yola çıkmışlar.

Yolda giderlerken bir adama rastlamışlar.

Onunla konuşurken, Keloğlan bakmış ki bu adam kendi memleketine gidiyor.

Hemen cebinden çıkardığı narları ona vererek memlekete gidince bunları anasıyla eşine vermesini rica etmiş.

Adam Keloğlan’ın bu dileğini yerine getireceğini söyleyerek narları almış, yoluna devam etmiş.

Adam gide gide memleketine varmış.

Araya sora Keloğlan’ın evini bulmuş.

Narları cebinden çıkarıp birini Keloğlan’ın anasına, ötekini de karısına vermiş.

Onlar, Keloğlan’ın göndere göndere iki nar göndermiş olmasına fena halde kızmışlar.

Narları bir kenara atmışlar.

Günlerden bir gün, Keloğlan’ın karısı yemek için narlardan birini yarmış.

Aman, o ne?

Yoksa rüya mı görüyorum?

Hayır, hayır!

Rüya değil…

Narın içinden dökülenler hep elmas…

Kadın koşa koşa gidip Keloğlan’ın anasını çağırarak yerlere dökülen elmasları göstermiş, ikisi de şaşırıp kalmışlar, öte taraftan da Keloğlan’a haksız yere kızdıklarına pişman oluyorlarmış.

Zengin oluverdikleri için de yerlerinde duramıyorlarmış.

Ana kız, elmasların birkaç tanesiyle hemen Padişah’ın Sarayı’nın karşısında büyük bir saray yaptırmışlar.

Uşaklar, dadılar, aşçılar, cariyeler tutmuşlar…

Biz gelelim Keloğlan ile tüccara: Çöl ortasında gitmişler, uz gitmişler, bir köye varmışlar.

Gece olduğundan köyde yatmışlar.

Ertesi sabah Keloğlan yalandan hastalanıp köyde kalmış.

Tüccar onu bekleyemeyerek Hindistan’a doğru yoluna koyulmuş.

Tüccar gittikten sonra Keloğlan hemen kalkarak geriye dönmüş.

Kuyunun olduğu yere gelince, beline bir ip bağlayarak aşağıya inmiş.

Aralık duran kapıyı açarak içeriye girmiş.

Kız kendisini Saray’ın penceresinde bekliyormuş.

Koşa koşa Saray’a varmış.

Yukarıya çıkmış.

Kız:

— İyi ki zamanında geldin, demiş, eğer birer daha geç kalsaydın, buradan kaçamazdık.

Çünkü nerede ise peri kızları gelecekler.

Onlar gelirlerse biz bu Saray’dan kurtulamayız…

Onun üzerine Keloğlan:

— O halde ne duruyoruz, demiş, haydi hazırlan!

Kız demiş ki:

— O kadar da aceleye lüzum yok.

Elmaslarımı, altınlarımı toplayayım da yola çıkarız…

Keloğlan ile kız beraber köşkün bahçesine inmişler.

Nar ağacından dört tane nar koparmışlar.

Bu narların ikisini Keloğlan ceplerine yerleştirmiş,

Diğerlerini de kız eline almış.

Bunların içinde kızın elmasları varmış.

Nar ağaçlarının yanından ayrılarak bir tavuk kümesinin önünde durmuşlar.

Kız, kümesin kapısını açarak follukta toplanmış olan yumurtaları eline almış.

Yere çömelerek başlamış yumurtaları kırmağa…

Her kırdığı yumurtanın içinden kocaman bir altın parçası düşüyormuş.

Yerde toplanan altınları da Keloğlan alarak kuşağına bağlamış.

Bu işler bittikten sonra köşkün bahçesinden çıkarak kuyunun içine gelmişler.

Keloğlan kuyuya sarkık duran ipten evvelâ kızı yukarıya çıkarmış. Arkasından da kendisi çıkmış.

Keloğlan’ın atı kuyunun başında duruyormuş, ikisi birden bu ata binerek memleketlerine doğru ‘gitmeğe başlamışlar.

Kocaman çölü bir haftada aşmışlar.

Ondan sonra dağlardan, tepelerden, ırmaklardan geçmişler.

Geceleri köylerde kalarak, gündüzleri arada bir subaşlarında dinlenerek, yola çıktıklarının kırkıncı günü memleketlerine varmışlar.

Şehre girecekleri sırada, kız, Keloğlan’a demiş ki:

— Sen şimdi Saray’a giderek padişah babamıza benim geldiğimi haber ver!

Keloğlan, kızı orada bir ihtiyar kadının yanına bırakarak atını sürmüş, Saray’a varmış.

Padişah’ın karşısına çıkarak:

— Padişahım, demiş, artık siz de tasalanmayınız, oğlunuz da tasalanmasın…

Çünkü size, oğlunuzun nişanlısını getirdim…

Padişah, Keloğlan’ın sözlerine inanmak istememiş ama, onun halinden pek yalan söylemediğini anlayınca, ne karısına, ne de oğluna haber vermeden aşağıya inmiş.

Yanına askerlerini alarak Keloğlan ile beraber oğlunun nişanlısını karşılamağa gitmiş.

Şehrin kapısına vardıkları zaman, orada beklemekte olan kız hemen koşarak Padişah’ın elini öpmüş.

Padişah da onu alnından öpmüş.

Padişah çok seviniyormuş.

Çünkü nişanlısını kaybedip de hasta olan oğlunun onu yeniden bulunca iyi olacağını düşünüyormuş…

O böyle düşünürken, kız demiş ki:

— Babacığım, beni perilerin sarayından kurtararak buraya getiren damadınız Keloğlan’dır.

Onun iyiliğini hiç unutamayacağım…

O zaman padişah, Keloğlan’ın arkasını okşamış:

— Aferin sana, demiş, akıllı olduğunu gösterdin!

Şimdi kızımı al, size götür.

Ben oğluma hiçbir şey söylemem.

Akşama bizi size çağırırsınız.

Oğlumla beraber geliriz.

Onu nişanlısıyla sizin evde karşılaştırırız.

Padişah askerlerini de bunların yanına vermiş, Saray’a dönmüş.

Keloğlan ile kız, askerlerle birlikte şehre girmişler.

Yavaş yavaş Padişah’ın sarayının olduğu yere gelmişler.

Keloğlan etrafına bakınarak kendi evlerini aramağa başlamış.

Evlerinin yanında bir saray görünce, askerlerden birine sormuş:

— Bu Saray’ı kim yaptırdı?

Asker gülerek cevap vermiş:

— Bu Saray’ı ananız yaptırdı.

Sizin eviniz bu saraydır.

Asker böyle söyleyince, Keloğlan ona hiç bir şey söylemeden kızın elinden tuttuğu gibi koşa koşa Saray’dan içeriye girmiş.

Kapının önünde karısı ile karşılaşmış:

— İşte geldim, demiş, bak hem de sana kimi getirdim…

Karsı, Keloğlan’ın yanındaki güzel kıza şöyle bir bakmış.

Bakar bakmaz da ağabeyinin nişanlısını tanımış.

Hemen birbirlerine sarılmışlar.

Hep birlikte yukarıya çıkmışlar.

Keloğlan’ın anası da oğlunu sesinden tanımış.

Aşağıya inerek oğlunu öpmüş.

Keloğlan, Padişah’ın gelinini annesine tanıtmış.

Hep birlikte yukarıya çıkmışlar.

Akşam oturmağa buyurması için Keloğlan Padişah’a haber göndermiş.

Bir taraftan da yemeklerin hazırlanmasına başlanmış.

O hazırlıklar yapılırken, Keloğlan’ın karısı ile kız, beraber hamama gitmişler.

Güzelce yıkanıp gelmişler.

Akşam yemeği neşe içinde yendikten sonra, Saray’dan, Padişah’ın gelmekte olduğunu haber vermişler.

Keloğlan aşağıya inerek padişah ile Şehzade’yi karşılamış.

Onları Saray’ın en güzel odasına almış.

Kahveler ikram etmiş.

Arkasından Keloğlan’ın anası ile karısı odaya gelmişler.

Şehzade’nin hâlâ nişanlısının geldiğinden haberi yokmuş.

Sessiz sessiz oturuyormuş:

Padişah, o sırada oğluna sormuş:

— Oğlum, şu anda en çok istediğin şey nedir?

Oğlu demiş ki:

— Ne olacak babacığım.

Kız kardeşimle Keloğlan nasıl yuva kurup mutlu olmuşlarsa, ben de bir yuva kurup mutlu olmak için kaybettiğim nişanlımı isterdim…

Onun üzerine padişah:

— O halde oğlum, demiş, dileğin yerine gelmiştir.

Keloğlan nişanlını perilerin Sarayı’ndan kurtararak getirdi…

Padişah’ın sözü bitince, odanın kapısı açılmış, içeriye Şehzade’nin nişanlısı girmiş.

Şehzade onu görür görmez sevincinden düşüp bayılmış.

Güç hali ile onu ayıltmışlar.

Padişah:

— Haydi bakalım, demiş, şimdi Keloğlan bize başından geçenleri anlatsın!

Keloğlan, memleketten ayrıldıktan sonra bütün başından geçenleri bir bir anlatmış.

Padişah, gösterdiği cesaretten dolayı Keloğlanı kendisine vezir yapmış.

Oğlu ile de nişanlısını, kırk gün, kırk gece düğünden sonra evlendirmiş.

Onlar ermiş muradına, darısı sizin başınıza..”

One Comment

Leave a Reply