Keloğlan Masalları

KEL MEHMET

Bir vaktin birinde iki kardeş varmış, bunların bir de kocakarı anaları varmış.

Bu oğlanların babaları öldüğü vakit birçok inek, sığır kalmış.

Günlerden bir gün, bunlar derler ki: “Gel bunları pay edelim.” O oğlanların da birinin başı kelmiş.

Şimdi, Keloğlan der ki: “İnekleri salıveririz; şu eski ahıra girenler senin, yeni ahıra girenler benim olsun.” Öteki de der ki: “Yok, yeniye giren benim, eskiye giren senin.” Keloğlan da buna razı olur, hayvanları salıverirler.

Bütün hayvanlar yeni ahıra girerler.

Bir uyuz hayvan da, gözünün biri kör olduğu için eski ahıra giriverir.

Şimdi, Keloğlan bu öküzü alır.

Her gün otlatmaya kıra götürür, akşama kadar gezdirir, gene eve getirir.

Bir gün dağa gider bakar ki, dağda bir ağaç rüzgar vurdukça ‘gıcır gıcır’ eder.

Keloğlan da, “Hay gıcır mıcır amca, ağabeyimi gördün mü?” der.

Ağaç gene ‘gıcır mıcır’ eder.

Keloğlan da gene sorar.

Ağaç ona bir şey söylediği için Keloğlan kızar; ağaca bir balta vurduğu gibi ağaç yarılır, şangır şungur altınlar dökülür.

Keloğlan bunları görünce şaşırır, hemen döner eve gelir, kardeşine der ki:

“Bari bana bir öküz daha ver de benimkiyle eş edip arabaya koşayım.” O da bir öküz daha verir.

Keloğlan bir araba bulur, öküzleri koşar, birkaç çuval alır, çuvalları toprakla doldurur, doğru dağa gider.

Orada toprakları boşaltır, altınları doldurur, arabaya koyup eve getirir.

Kardeşi bunu görünce, “Keloğlan, bunları nereden buldun, yoksa bir yerden mi çaldın? Şimdi bizi duyarlarsa ne yaparız?” der.

Keloğlan da, “Şimdi bunları çabucak pay edip bir yere gömeriz.

Kim duyup kim bilecek,” diyerek, koşar gider, komşudan ölçeği alır.

Komşu da acep bu ne ölçecek diye ölçeğin altına biraz tutkal yapıştırır.

Keloğlan ölçeği alır gelir.

Bir kendine bir de kardeşine ölçerek altınları pay ederler.

Ölçeği alır gene komşuya götürür.

Komşu da ölçeğin altına bakar ki, bir altın yapışmış.

“Vay, bu Keloğlan altını nerede buldu?” diye öbür komşuya, o da ötekine söyleye söyleye herkese bildirirler.

Bir de, bu iki kardeş işitirler ki, onların altın ölçtüklerini komşuların hepsi işitmiş.

İki kardeş birbirine der ki; “Haydi altınları gömelim, kaçalım, sakın bizi tutmasınlar.”

Keloğlanla kardeşi, “durmayalım,” diyerek altınları gömerler, ertesi gün de kaçıp giderler.

Biraz gittikten sonra büyük oğlan, Keloğlana, “Hey kapıyı kapadın mı?” diyince, o da, “yok, kapamadım,” der.

Öteki, “Haydi var git, çabuk kapıyı kapa da gel,” diyence Keloğlan da seğirtir, doğru eve gider.

Varınca da kendi kendine: “Bari eve geldim, şu kocakarıyı bir kere yıkayayım da öyle gideyim,” der.

Hemen bir kazan su ısıtır, anasını soyar, başından aşağıya kaynar suyu dökünce anası sırta kalır.

Oradaki bir süpürgeyle anasını duvara dayar, kapıyı omuzlayınca doğru ağabeyinin yanına gelir.

Ağabeyi onu görünce, “Keloğlan o arkandaki nedir?” diye sorar.

O da, “Sen bana kapıyı al gel demedin mi?

İşte getirdim.

Anamı da yıkadım da öyle geldim,” diye cevap verir.

Öteki, “Nasıl yıkadın?” diye sorunca, Keloğlan, kaynar suyu başına döküp bir süpürgeyle duvara dayadığını söyler.

Ağabeyi de, “Vay kuduz kel, anamı da öldürmüş gelmiş.

Allah cezanı versin.

Otur bakalım,” diyence biraz otururlar.

Akşam olur, ortalık kararmaya başlar, bakarlar ki, karşıdan üç dört atlı gelir.

İki kardeş bunlardan korkarak hemen bir ağaca çıkarlar.

O atlı adamlar da onları görmeyip ağacın altına otururlar.

Tam o sırada Keloğlanın nezle olacağı tutar.

“Ağabey, aksırmak istiyorum,”der.

Ağabeyi, “Aman Keloğlan, ne yapıyorsun?

Şimdi bizi duyacaklar; yakalanacağız,” derse de, Keloğlan, “Ne olursa olsun,” deyip var gücüyle aksırır.

Ağacın altındakiler, “Çok şükür, gök gürledi; yağmur yağacak.

Hiç değilse biraz serinleriz,” derler.

Keloğlanla ağabeyinin ağacın tepesinde gizlendiklerinden haberi olmayan adamlar, ağacın dibinde otururlar, yemek yerler, çubuk çekerler, dinlenirler.

Ama Keloğlan yerinde bir türlü rahat durmaz; kıpırdanır, mırıldanır, ağabeysinin aklını başından alır.

Bu da geçer.

Bu sefer de Keloğlan der ki: “Aman kolum yoruldu, kapıyı bırakacağım.”

Ağabeyi de, “Keloğlan etme, biraz daha bekle, şunlar gitsin, biz de iner gideriz,” derse de, Keloğlan onu dinlemeyip, paldır küldür kapıyı yuvarlayınca, ötekiler, “eyvah, dünya başımıza yıkılıyor,” diyerek kaçarlar.

Onlar da ağaçtan inerler.

Büyük oğlan, Keloğlana der ki: “Haydi, var, ne cehenneme gidersen git.

Benim başıma çok bela getireceksin.”

Oradan, Keloğlan bir yana, öteki de bir yana giderler.

Keloğlan gide gide bir köye varır.

Demeye kalmaz, karnı acıkır.

Başlar dilenmeye.

Sonra gider bir cami kapısına oturur.

Herkes camiden çıkıyor.

Bir köse adam ona der ki: “Benim çırağım olur musun?”

Keloğlan da, “Olurum ama seninle sözleşelim.

Ben her ne yaparsam bana darılmayacaksın; eğer darılırsan seni öldürürüm,” der.

Köse de Keloğlana der ki: “Haydi, şu tavukları al götür, otlat gezdir, getir.”

Keloğlan da bu hayvanları alır kıra götürür, Kimini keser, kimini satar, birkaçını tutar getirir.

Köse, “Hani, bu hayvanların çoğu nerede kaldı?” diye sorar.

Keloğlan da, “Adam sen de, onlar kıra çıktıkları gibi her biri bir yana kaçtı, ben de o yana koştum, bu yana koştum, yalnız bunları tutabildim,” der.

Köse hiç sesini çıkartmaz.

Keloğlan, “Usta darıldın mı?” diye sorunca,

o da, “yok, darılmadım.

Bunda darılacak ne var!” der.

Birkaç gün geçer. Köse der ki: “Haydi Keloğlan, şu koyunları al da biraz otlat.”

O da alır, kimini satar, kimini dışarıda bırakır, birkaçını da gene eve getirir.

Köse gene sorar.

O da, “Kimini kurt kaptı, kimi de öteye beriye kaçtı, tutamadım,” der.

Köse de sesini çıkartmaz.

Keloğlan, “Usta darıldın mı?” diye sorar, o da, “yok Keloğlan, bunda onu bir işe yollamaz, evde oturtur.

Günlerden bir gün evde dururken, kösenin bir küçük oğlu varmış, çocuk anasına der ki: “Anne susadım,” Kadın da, “Haydi Keloğlan, şu çocuğa su içirtiver,” der.

Keloğlan çocuğu çeşmeye götürür, ‘etme, yama’ diyerek çocuğa su içirtmez.

Çocuk da korkusundan sesini çıkarmayıp, Keloğlanla beraber odaya döner.

Az sonra çocuk gene çıkmak ister.

Anası tekrar Keloğlanla birlikte yollar.

Ama Keloğlan gene içirtmez, çocuğu döndürür.

Çocuk bir kere daha gitmek isteyince, anası, “ Haydi Keloğlan, şunu al götür de patlasın, “ der

Keloğlan da çocuğu götürür, tutar kuyuya atar, döner gelir.

Kadın çocuğu sorunca, Keloğlan, “Sen bana patlat demedin mi? Ben de patlattım,” der.

Kadın sesini çıkartmaz.

Keloğlan, “Hanım, darıldın mı?” diye sorarsa da, kadın darılmadığını söyler.

Söyler ama, akşamüstü köse eve gelince de, adama.

“Bu Keloğlanın elinden biz kaçalım, yoksa bu seni de, beni de öldürecek,” der.

Karı koca söz birliği edip, bir gün kaçmağa hazırlanırsa da, Keloğlan bunu işitir, götürecekleri sandığın içine girer saklanır.

Onlar da biraz öteberi alıp başka bir eve giderler.

Birkaç gün otururlar.

Bir de bakarlar ki, Keloğlan sandığın içinden bağırmaya başlar.

Sandığı açtıkları vakit, Keloğlanı buraya kendilerinin getirmiş olduklarını görürler.

Köse, “Biz bugün şu karşı ki göle gidelim, bu gece orada kalırız.

Keloğlanın yatağını gölden yana yap.

Gece uyurken onu göle atalım, olur mu?” der, karısına.

Bunun üzerine, Keloğlana, “Haydi Keloğlan, şu karşı ki göle gideceğiz.

Bu gece orada yatarız.

Gider misin?” derler.

O da gideceğini bildirmişse de, onların konuştuklarını meğer hep işitmiş.

Daha sonra, göl kenarına giderler.

O gün akşama kadar yerler, içerler.

Akşam olur, yatak yapar yatarlar.

Lakin Keloğlan gece uyumaz.

Karı koca, Keloğlan uyumuştur diye onun yanına sokulup, onu göle atmak istedilerse de, Keloğlan kadına bir tekme vurduğu gibi ona gölü boylatır.

Kadın boğulur gider.

Köse artık dayanamaz, Keloğlana, “Hay Allah belanı versin, en sonunda karımı da öldürdün.

Bari beni de öldür de kurtulayım,” der.

Bunun üzerine, Keloğlan, “Vay usta, darıldın ha?” diyince, o da, “nasıl darılmayayım?” diye cevap verir.

Keloğlan da köseyi bacaklarından tutup, “İşte, darılmak böyle olur,” diye onu da göle atar.

Sonra, bu Keloğlan parasız kalır.

Bir gün yolda giderken bir beşlik bulur.

Bununla ne alayım derken, gider beş paralık leblebi alır.

Yiye yiye gidedursun, bakar ki, yolda ağzı açık bir kuyu.

Kuyunun içine bakarken, yarım leblebisi içine düşer.

“Yarım leblebimi ver, yarım leblebimi ver,” diye başlar söylenmeye.

Bir de bakar ki, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir arap kuyudan çıkıyor.

“Ne istersin?” diye sorar Keloğlana.

Keloğlan da, yarım leblebimi ver,” diye cevap verir.

Arap kuyuya iner, gene çıkar, bir sofra getirir.

Bunu Keloğlana verip, “Bu sofrayı al, ne vakit karnın acıkırsa, ‘açıl sofram’ de açılır, sonra da ‘kapan sofram’ de kapanır,” der.

Keloğlan bunu alır, doğru bir eve girer, orada birkaç gün oturur.

Ne var ki, karnı acıktığı vakit sofrayı önüne kor, ‘açıl sofram’ diyince sofra açılır, ama o denli yemek çıkar ki, hangisinden yiyeceğini şaşırır.

Kendi kendine, “varayım şu mahalleliyi yemeğe çağırayım,” der.

Ne kadar adam varsa hepsini çağırır.

Onlar da Keloğlanın evine giderler.

Herkes bakar ki, evin içinde kimse yok.

Birbirlerine, “Canım, bu Keloğlan bizi çağırdı ama burada yemek hazırlığı yok,” falan gibi sözler ederler.

Demeye kalmaz, Keloğlan sofrayı getirir; ‘açıl sofram’ demesi üzerine sofra açılır ki, ne bakarsın, öyle yemekleri o adamlar ne görmüş ne de yemiş.

Her neyse, bunlar karınlarını doyururlar, çıkarlar giderler, amma bir adam gönderirler, o sofrayı Keloğlandan çaldırtırlar.

Sabah olur, Keloğlan acıkır, bir de sofrayı arar bakar ki, sofra yok.

Oradan gider gene kuyunun başına.

“Yarım leblebimi ver,” diye bağırır.

Arap gene çıkar, “Ne istersin?” diye sorar.

Keloğlan, “Yarım leblebimi ver,” diyince, arap bu sefer, “Sofrayı ne yaptın?” der.

Keloğlan da, “Onu çaldılar,” diye cevap verir.

Arap ona bir değirmen getirir.

“Bu değirmeni al; sağına çevirirsen altın dökülür, soluna çevirince de gümüş dökülür,” der.

Keloğlan hemen değirmeni alıp evine gelir.

Sağına çevirir, altın dökülür, soluna çevirir gümüş dökülür.

Keloğlan öyle bir zengin olur ki, deme gitsin.

Herkes bunu görür.

“Bu Keloğlan bu kadar parayı nereden buldu?

Mutlak bunda bir iş olmalı!” diye merak eder.

Bir gün adamın biri Keloğlanın evine gelir.

Her nasılsa bu değirmeni görür, sonra çıkar gider.

Bir gece onu da çalar.

Keloğlan gene değirmeni arar, bakar ki, yok.

Tekrar kuyuya gider, gene aynı şekilde bağırır.

Arap gene kuyudan çıkıp, “Canım, ne bağırıyorsun?

Hani sofra, hani değirmen?

Daha yarım leblebi bitmedi mi?” der.

Keloğlan da, “Öyle amma, çaldılar,” diye cevap verir.

Bunun üzerine, arap ona iki tane tokmak verir.

“Al bunları. Sakın vur tokmaklarım’ deme,” diye de tembih eder.
Keloğlan bu tokmakları alır, biraz gider.

Kendi kendine, “Bu arap dedi ki, vur tokmaklarım’ demeyeyim; ya ben bunları ne yaparım?” diye düşünürken, “bakayım, bir kere ‘vur tokmaklarım’ diyeyim,” der.

Orada oturur, ‘vur tokmaklarım’ diyince, bunlar Keloğlanın başına çıkarlar, pat küt Keloğlanı bir temiz döverler.

Keloğlan da, aman zaman diye bağırır çağırır.

Bakar ki tokmaklar ha bire vuruyor.

Keloğlanın aklı başına gelir, “dur tokmaklarım,” der.

Tokmaklar da durur.

“Ha, şimdi buldum kolayını,” diyip, evine gelir.

Sofra ile değirmeni çalan adamları gene evine çağırır.

Onlar da gene Keloğlanda bir şey var diye çabucak gelirler.

Biraz otururlar.

Keloğlan tokmakları getirir, ‘vur tokmaklarım’ diyince de tokmaklar, herifleri bir temiz döverler.

Herifler artık bu dayağa dayanamayıp, “Aman Keloğlan,” diye bağırırlar.

Keloğlan da, “Hani sofra, hani değirmen?” diye sorar.

Onlar da, “Aman dur, getirelim.” derler.

Oradan biri gider sofra ile değirmeni getirir, Keloğlana verirler.

O vakit Keloğlan, ‘dur tokmaklarım,’ diyip, tokmakları durdurur. Herifler de çıkar gider.

Sonra, bu Keloğlan kalkar evlenir, düğün dernek yapar, bir kız alır oturur.

O memlekette onun gibi bir zengin daha olmadığı gibi orada herkes onu bir büyük olarak tanır.

Kimin ne işi olursa ona danışır.

Ölünceye kadar vaktini neşe içinde geçirir

 

Leave a Reply