Eyne İle Geyne

Kafesteki Kuş

Rivayet ederler ki Karun, zengin kadar zengin bir adamın üç yiğit oğlu varmış.

Adam oğullarına dağlar kadar güvenirmiş.

Tavla, Tavla atlarını, yemiş dolu bağlarını, başaklarla dalgalanan tarlalarını oğullarının sayesinde daha da çoğaltacağını umarmış. ( Tavla; At Ahırı)

Zengin adamın parası pulu, altını gümüşü çokmuş.

Hazinesinin ucu bucağı yokmuş.

Dünya yüzünde bir elleri balda, bir elleri yağda yaşayıp giderlermiş.

Yine de bu zengin adam büyük oğlan ile ortancasına güvenir, küçük oğlanı biraz güçsüz bulurmuş.

Ne yapalım, “Allah bu oğlana yürek vermemiş “der, bağrına kara taşlar basarmış.

zengin adam böyle görkem içinde ömür sürerken günün birinde has bahçesine bir kuş musallat olmuş.

Gecenin karanlığında ala yeşile bürünüp, ine cine görünüp bahçeye gelirmiş.

Olgun meyveleri döker, olmamışları yaralar, gün ağarmadan uçup gidermiş.

Bir gün, beş gün has bahçede dişe dokunur bir meyve koklanacak bir çiçek bırakmamış.

Üstüne üstlük ağaçların körpe filizlerini de kırmış.

Çok geçmeden has bahçenin ağaçları sararıp solmuş.

Adam bin bir emekle yetiştirdiği bahçenin halini görünce kahrından öleyazmış.

Ne etmeli, bu işe bir çare bulmalı demiş.

Demesi kolay…

Bu acayip kuşu tutmak, kanadını kırmak sanıldığı kadar kolay olsa, bu güne kadar durur muydu?

Has bahçe göz göre göre kurur muydu?

Adam büyük oğlunu çağırmış;

Ey dağlar kadar güvendiğim oğul!

Doğduğun gün dokuz deve kurban eylediğim oğul!

Dünya cenneti diye bakıp bellediğim, sulayıp budadığım has bahçem sararıp soldu.

Bir acayip kuş yüzünden viraneye döndü.

Gençsin.. Yiğitsin..

Her ne olursa senden olur, gece yatma, gözünü dört aç.

Alaca bulaca kuşu yakala.

Sonra dile benden ne dilersen demiş.

Oğlan;

Emrin başım üstünedir!

İçin rahat olsun baba.

Ben bu gece okumu kalkanımı alır, has bahçeye musallat olan kuşu avlarım.

Telini teleğine bağlarım. (Telek; Kuşların gövde, kanat ve kuyruğunda bulunan, çeşitli renklerde ki kalın tüy)

Tüyünü yolar, huzuruna çıkarım demiş.

Babanın yüreğine su serpilmiş.

— Allah yardımcın olsun oğul! deyip, minderine oturmuş.

O gece oğlan, sadağını okla doldurup yayını omzuna almış. (sadak: İçine ok konulan torba veya kutu biçiminde kılıf.)

Kalkanını koluna takıp has bahçeye girmiş.

Beklemiş… Beklemiş…

Gökte ay doğmuş, yıldızlar çoğalmış.

Gece yarı olmuş.

Ne alaca kuştan bir ses var, ne de bir soluk…

Oğlan kendi kendine:

— Herhalde onu beklediğimi sezdi, korkusundan gelmiyor deyip bir ağacın altına kıvrılmış.

Derin bir uykuya dalmış.

Uyandırabilene aşk olsun!

Oğlan uyuyadursun, düşünde alaca kuşu vursun, bağa musallat olan kuş, renkten renge girerek, etrafına ışıklar saç bahçeye dalmış.

Gagalamadık meyve, kırmadık filiz bırakmamış.

Gün doğmadan da çığlık çığlığa göğe ağmış.

Oğlan uyanmış ki ne uyansın!

Has bahçe perişan…

Ağaçlar önceki günden daha beter…

Alaca kuş ettiğini etmiş…

Utana sıkıla babasının huzuruna çıkmış.

Olanları anlatmış.

Ne desin zavallı adam?

Olan olmuş bir kere…

— Sen git, ortanca kardeşini gönder, demiş.

Ortanca oğlan gelmiş. Babası:

— Ey gözümün nuru oğul!

Doğduğun gün yedi koçu kurban eylediğim oğul!

Seninle birlikte boy atıp filiz veren ağaçlarım kurudu.

Gönül bağladığım, gözyaşımla suladığım bahçem viraneye döndü.

Oğul dediğin böyle günde belli olur.

Ağan gece uyuyakalmış.

Alaca kuşu avlayamamış.

Bu gece has bahçede nöbet tutma sırası şendedir.

Göreyim seni!

Tatlı uyku göz kapaklarına otursa da, bedenini ipek yorgan gibi sarıp sarmalasa da diren!

Alaca kuşu öldürmeden, derisine saman doldurmadan karşıma çıkma! demiş.

Ortanca oğlan:

Baba! demiş.

Ben varken değil alaca kuş, Zümrüdüanka gelse bahçeden bir yaprak düşüremez.

Uykum ağır baş­lı yenerim!

Kuşun yedi başı olsa da keserim.

Yarın sabah bu belayı başımızdan def etmiş olarak karşına çıkarım.

Zengin adamın içi ferahlamış.

Rahat bir nefes alarak arka­sına yaslanmış.

O gece ortanca oğlan, sadağını, yayını, kalkanını kuşanıp has bahçeye gitmiş.

İri gövdeli bir ağacın altında pusu kurmuş, alaca kuşu beklemiş.

Gece yarısı olunca bir kıyamettir kopmuş!

Çığlık çığlığa bir bir kuş rengârenk kanatlarını açarak has bahçeye dalmış.

O kadar korkunç görünüyormuş ki ortanca oğlan kuşun çığlığını duyma­mak için kulaklarını tıkamış, allı yeşilli rengini görmemek için  gözlerini yummuş.

Alaca kuş edeceğini etmiş, kıracağını kırmış, gün ışımadan göğe ağmış.

Ortanca oğlan, eli boş, yüzü kara babasının huzuruna çıkmış.

Olanların üzerine bir kat da kendi koyarak babasına anlatmış.

Adamcağız ne diyeceğini bilememiş.

Güvendiği iki oğlu bir kuşun hakkından gelemediyse küçük oğlanı bu işe hiç bulaştır­mamak…

Zaten çelimsizin biri.

Belki de has bahçenin kıyısına varmadan ödü kopar.

Adam böyle düşünürken küçük oğlan çıkagelmiş:

— Babacığım, izin ver bu gece has bahçede ben nöbet tutacağım.

Allah’ın izniyle alaca kuşun kanadını yolacağım.

Seni bu dertten kurtaracağım, demiş.

Babası:

— iki yiğit oğlan başaramadı, bu bücür hâlinle sen mi kuşu öldüreceksin?

Güldürme beni… demiş.

Ama oğlan ısrar etmiş.

Babasının ağzından girip burnun­dan çıkmış.

Sonunda nöbet tutma iznini koparmış.

Hemen odasına koşmuş.

Kılıcını, okunu, yayını kalkanını kuşanmış.

Has bahçenin yolunu tutmuş.

Gece yarısı geçince bağda bir şamatadır kopmuş.

Oğlan bakmış ki kanatları kızıl telekleri yeşil, gagası mor, tüyleri beyaz alaca bir kuş, ne kadar körpe fidan varsa kırıp döküyor.

Yaradan’a sığınıp yayını ger­miş, okunu fırlatmış.

Fakat kuşun renkleri gözünü kamaştırdığından tam nişan alamamış.

Ok vınlayıp kuşun biraz uzağından geçip gitmiş.

Bu sefer oğlan, kılıcını çekmiş, kuşa doğru korkusuzca hamle etmiş.

Kılıcı tam kuşun boynuna indirecekken hay­van havalanmış, kılıca değen kanadından bir tüy bırakarak göz­den kaybolmuş.

Küçük oğlan alaca kuşun tüyünü alarak babasının yanma gelmiş.

Olanları anlatıp tüyü babasına vermiş.

Adam tüyü eline almış, bir de ne görsün!

Tüy değil, altından bir şaheser!

Dünyada hüküm süren padişahların hazinesi bu tüyü almaya yetmez.

Işıltısından göz kamaşıyor, zarafetinden akıl şaşıyor.

Misli benzeri görülmemiş bir şey!

Zengin adamın aklı başından gide yazmış.

— Bu tüyün sahibini isterim!

Yoksa gözüm açık gider.

Eğer bu kuşu bulup getirmezseniz size babalık hakkımı helal etmem, demiş.

Oğlanlar şaşıp kalmış.

Göğe ağan bir kuşu nerede bulacaklar?

Gece uçan kuşu kime soracaklar?

Doluya koymuşlar almamış, boşa koymuşlar dolmamış.

Ne var ki baba buyruğu çevrilmez.

Canları pahasına olsa da o kuşu aramak boyunlarının borcudur.

Üç oğlan kafa kafaya verip düşünmüşler.

Nereye nasıl gideceklerini danışmışlar.

Yol azıklarını sırtlarına vurup yola reven olmuşlar.

Nereye gittiklerini bilmeden günlerce yürümüşler.

Az gimişler, uz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler.

Gide gide üç yol ayrımına yetmişler.

Hangi yola gideceklerini bilmeden kalakalmışlar.

Gün doğup da yeryüzü aydınlanınca yol ağzındaki levhayı okumayı akıl etmişler.

Yolun birinin ağzındaki levhada: “Gidil se gelinir.” ; İkincisinin ağzındaki levhada: “Ya gelinir, ya gelimmez.” ; üçüncü yolun ağzında da: “Gidilirse gelinmez.” Yazılıymış.

Hangi yoldan yürüyeceklerini düşünürlerken küçük oğlan;

Her birimiz bir yoldan gidelim, alaca kuşu bulan geri gelip diğerlerini bu kavşakta beklesin, demiş.

Gel gelelim “Gidilirse gelinmez” yolundan gitmeye kimse razı olmamış.

Bunun üzerine küçük kardeş kura çekmeyi önermiş,

Herkes bahtına razı olsun, demiş.

Öylece kura çekmişler.

Allah’ın işine bakın ki büyük oğlan Gidilirse gelinir.”; ortanca oğlana “Ya gelinir, ya gelinmez.”; Küçük oğlana da “Gidilirse gelinmez.” yolu düşmüş.

Herkes hakkına razı olmuş.

Küçük oğlan Yaradan’a sığınıp Gidilirse gelinmez” yolundan yürümeye başlamış.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş.

Altı ay bir güz gitmiş.

Derken önüne ulu bir çınar ağacı çıkmış.

Öyle büyük bir ağaçmış ki gölgesinde bir ordu bağdaş kurup otursa, yarısı boş kalırmış.

Yorgunluktan bitkin düşen küçük oğlan, çınar ağacına yaslanıp oturmuş.

Meğer bu çınar ağacı, her gün dünyayı bir kez dolaşıp gelen Soymuruk kuşunun yuvasıymış.

Oğlan başını kaldırıp ağacın yüksek dallarına bakınca bu yuvayı görmüş.

Yuvada üç yavru, üzüntüden birbirlerine sokulmuş bir hâlde duruyorlarmış.

Ağladı ağlayacaklar… Görenin ciğeri sızlarmış.

Oğlan bu üç yavrunun hâline acımış.

Acep niye böyle üz­günler? diye düşünürken bir hoyrat rüzgâr çıkmış.

Hafif dalları  gövdeden koparıp sürüklemeye, ortalığı kasıp kavurmaya baş­lamış.

Oğlan bakmış ki aslında bu fırtına, ağaca yaklaşmakta olan bir ejderhanın nefesidir.

O zaman yavru kuşların neden kaygılı olduğunu anlamış ve onları ejderhanın elinden kurtamaya karar vermiş.

Ejderha ağzından alevler saçarak ağaca yaklaşırken oğlan kılıcını çekmiş.

Yanlamasına savurmuş.

Koca ejderhayı bi hamlede ikiye bölmüş.

Yuvalarında olup biteni izleyen üç balaban, ezeli düşmanlarının parçalandığını görünce kahkahayla gülmeye başlamışlar. (balaban: Yırtıcı kuş yavrusu)

Öyle ki onların sesinden orman çınlamış.

Oğlan, yavrulara iyilik yaptığı için huzura kavuşmuş.

Sırtını çınara yaslayıp dinlenmeye koyulmuş.

Çok geçmeden iri kanatlı bir kuş gelip balabanların yanma tünemiş.

Balabanlar, annelerinin gelmesiyle sevinmiş, sevin dirik olmuşlar.

Yerde oturan âdemoğlunun yaptıklarını ballandıra ballandıra anlatmışlar.

Soymuruk kuşu, balabanlarından dinlediklerine hem sevinir, hem şaşırır.

İki kanat çırpar, bir sıçrar, oğlanın yanı başına konar:

— Ey yiğit!

Dile benden ne dilersen!

Bil ki bundan böyle senin ebedi dostunum.

Başın darda kalanda, ayağın taşa gelen de beni an, gerisine karışma!

Şimdi söyle bakayım, in misin cin misin?

Nereden gelip nereye gidersin?

Oğlan:

Ey kuşların en karası!

Ne inim, ne de cin! insanoğlu insanım, demiş.

Sonra da başından geçenleri bir bir anlatmış.

İşte böyle Soymuruk kuşu, altın telekli alaca kuşu aramaya çıktım.

Bulamazsam yanarım.

İzini tozunu biliyorsan söyle bilmiyorsan neyleyeyim, demiş.

Bütün derdin bu muydu? diye Soymuruk dudak bükmüş.

Seni alaca kuşun kapatıldığı saraya götürürüm.

Ama içeri giremem.

Söylediklerimi yaparsan onu kolaylıkla alr gelirsin.

Yapamazsan seni öldürürler.

Şimdi kulağını aç ve beni dinle:

Alaca kuş padişahın sarayında, altın bir kafeste yaşıyor.

Kuşu alırken kafese tamah etme.

Gözün kamaşsa da ona el sürme.

Çünkü padişaha ait bütün kilitler o kafese bağlıdır.

Yerinden oynatıldığı anda şangur, şungur ötmeye başlar.

Muhafızları uyandırır.

Onlarda kafesi yerinden oynatanın canına okurlar.

Söylediğim gibi kuşu al, kafese dokunma.

Peki o saraya nasıl gideceğim? Diye sorar oğlan.

Saray altı ay uzaklıktadır.

Ama senin bana yaptığın iyi­liğin karşılığını ödemek için seni oraya ben götüreceğim.

Şimdi kanatlarımın ortasına otur ve gözlerini kapa.

Oğlan, Soymuruk kuşunun dediğini yapmış.

Kanatlarının  ortasına oturmuş, gözlerini kapamış.

Allı aylık yolu altı günde aşmışlar.

Kâh tepelere tünemiş, kâh ovalarda uçmuşlar.

Günün birinde oğlanın alaca kuş dediği “Bülbülgiye” kuşunun yaşadığı sarayın karşısındaki tepeye kon­muşlar

Burada oğlan, Soymuruk kuşunun sırtından inmiş.

Kuşun tembihlerini son bir kez dinlemiş, verdiği teleği kuşağına sokup sarayın yolunu tutmuş.

El yatıp gün battıktan sonra sarayın içine süzülmüş.

Bülbülgiye kuşunun bulunduğu odaya girmiş.

Kuşu almış.

İlle aklı kafese takılmış.

Çünkü kafesin güzelliği aklını başından almış.

Altın zemin üzerine bin bir türlü mücevherle süslüymüş.

Kimin aklı çıkmaz ki…

Oğlan Soymuruk kuşunun tembihlerini unutuvermiş,  kafesi yerinden indirmiş.

Hay indirmez olaymış!

Bir şamatadır kopmuş.

Çıngırak sesleri sarayın koridorlarında yankılanmış.

Sesi duyan atlılar, yayalar, silahlı silahsız askerler dört bir koldan akın etmişler.

Oğlanı tutup yaka paça padişahın huzuruna çıkarmışlar.

Padişah huzurunda çelimsiz bir oğlan görünce şaşırmış:

Bre in misin, cin misin?

Nice padişahların orduları korkularından hududuma yaklaşamazken sen bu sıska hâlinle hazinemin en değerli şeyine el uzatırsın!

Söyle şimdi hangi ırktan, hangi soydansın?

Anan atan kimdir, soyun sopun nedir?

Oğlan;

İn de değilim cin de.

Senin gibi âdemoğluyum.

Altı aylık çölden, altı aylık gölden aşıp geldim.

Ovaları aşıp dağları deldim.

Babamın has bahçesini viran eden kuşun peşine düştüm.

İşittim ki o kuş senin sarayında devran sürmektedir.

Kuşu alıp teleğini yolayım dedim.

Ama kafesi olmayan kuş, eğeri olmayan ata benzer.

Kafesi bu yüzden yerinden oynattım.

Sana bir kötülük edecek değilim.

Kuşun kabahati büyüktür.

Yaptıkların yanına koymayacağım.

Şimdi destur ver, gideyim, demiş.

Padişah, bu sıska oğlandaki cesarete hayran kalmış.

— Senin dediğin kuş, ömründe şu kafesten çıkmamıştır. Nasıl olur da babanın bahçesini harap eder?

— Ben onu gözlerimle gördüm.

— İspat edebilir misin? Dikkat et, yalancı adam ölüyü şahit gösterir.

Doğruyu söylemezsen sarayımdan sağ çıkamazsın.

— Ne yalan söyleyeceğim.

İşte teleğinden düşen tüy!

Bu tüyün izini sürüp geldim.

— Bre uçan kuşun izi olur mu?

— Gökte izi olmaz; ama yerde nişan bırakmış.

Bu altın tüy başka hangi kuşun olabilir?

Padişah, bu cesur oğlanda bir şeyler olduğunu anlamış.

Zaten altın tüy de her şeyi ispatlıyormuş.

Oğlana demiş ki:

— Madem Bülbülgiye sizin bahçeyi harap etmiş, onu sana vereyim.

Fakat bir şartım var.

Gök denizin kenarında, ak denizin arkasında azılı padişah yaşar.

Azılı padişahın sütünün kaymağı, oymağının sultanı, yurdunun bir tanesi, anasının nur tanesi, dili mercan, dişi mercan yanağı ay, gamzesi ok, kaşı keman, boyu selvi Ahuzar adlı bir kızı vardır.

O kızı saraydan kaçırır bana getirirsen, altın telek kuşu sana veririm.

Oğlan;

-Altın telekli alaca kuşu almak için her şeyi yaparım. Eğer ki azılı padişahın kızını getirmek bile olsa, demiş.

Gerisin geriye dönmüş.

Dağlardan yel gibi, derelerden sel gibi aşmış.

Sıcaktan yanarak, soğuktan donarak aylarca yol yürümüş.

Gide gide Soyumruk kuşunun yaşadığı çınarın altına varmış.

Sevgili dostum demiş.

Kabahatim özrümden büyük.

Nasihatini dinlemedim, alaca kuşun kafesini elledim.

O anda olanlar oldu, odaya muhafızlar doldu.

Yaka paça padişaha götürdüler.

Padişah benden azılı padişahın kızı Ahuzar’ı ister.

Kurbanın olayım bana yol göster.

Ben kim ak denizin arkasındaki azılı padişahın sarayına gitmek kim? demiş.

Soymuruk zaten oğlanın başına gelenlerden haberdarmış.

Oğlana;

Çiğ süt emmiş bir âdemoğlusun.

Nasihat dinlemez, gücünün yetmediği işe bulaşırsın.

Şimdi başıma yeni bir iş açtın.

Fakat sana sözüm var.

Değil mi ki yavrularımı kurtardın.

Öyleyse sana yardım etmek boynumun borcudur.

Kanatlarımın ortasına otur gözlerini kapa, demiş.

Soymuruk sırtında oğlan olduğu hâlde havalanmış.

Ver elini gök denizin denizin kenarı, ak denizin arkası.

Günlerce durup dinlenmeden kanat çırpmış.

Dağlardan yel gibi derelerden sel gibi geçmiş.

Az gitmiş, uz gitmiş, altı aylık yolu altı günde geçmiş.

Varacağı yere gelince ulu bir ağacın tepesine konmuş.

Oğlana:

— Şimdi sırtımdan in demiş.

Bundan sonra benim uçmam yasaktır.

Şu yolu takip et.

Epey yürüdükten sonra kavga ede üç kişiye rastlayacaksın.

Bu adamlar babalarından kalan üç değerli eşyayı paylaşamadıkları için kavga ediyorlar.

Bir yolun bulup eşyayı ellerinden alırsan azılı padişahın kızı Ahuzar’ı kolayca alırsın.

Bunu yapamazsan vay hâline!…

Benden bu kadar Gerisi sana kalmış.

Haydi göreyim seni demiş ve kanat çırprak uzaklaşmış.

Oğlan, tek başına kalınca Soymuruk kuşunun tarif etti yola çıkmış.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş.

Gide gide bir yere varmış ki ne varsın!

Üç adam bir başlık, bir baston ve bir kilime yapışmış, o çeker alamaz, bu çeker bırakmaz…

Üç adam kan ter içinde kavga ediyorlar.

Oğlan, Soymuruk kuşunun anlattığı bunlar olmalı diyen adamlara yaklaşmış.

Selam vermiş; ama selamını alan kim Adamlar mal derdine düşmüş…

Oğlan:

— Hele durun kardeşler! diye haykırmış.

Her şeyin bir çaresi vardır.

Anlatın derdinizi, derman olursam ne âlâ, olamazsam ben yoluma giderim, siz de kavganıza devam edersiniz.

Adamlar oğlana hak vermişler.

Kavgayı kesmişler.

Bunu gören oğlan:

— Şimdi neyi bölüşemediğinizi bana anlatın, demiş.

Adamlardan biri söze başlamış:

Şu gördüğün kilim, baston ve başlık babamızdan kaldı.

Bunları paylaşamıyoruz.

Peki her birini biriniz alsanız olmaz mı?

Olmaz!

Neden?

Çünkü her birinin başka bir meziyeti var da ondan.

Neymiş meziyetleri?

Biri demiş ki:

Şu gördüğün kilim denizde batmaz, üstüne oturanı kayık misali istediği yere götürür.

Gökte ise uçar, yolcusuna dört günde dünya yaptırır.

Öteki demiş ki;

Şu baston senin bildiğin bastonlardan değildir.

Bu bastona sahip olan padişahın ordusuna sahip olmuş gibi kuvvetli olur.

Her şeyin üstesinden gelir.

Üçüncü adam demiş ki;

Bu başlığı giyenler görünmez olurlar.

De sen bizim yerimizde ol da bu eşyaları paylaş!

Oğlan;

Bunun bir kolayı var.

Eğer dediğimi yaparsanız, babanızın mirasını hakça paylaştırırım.

Yapmazsanız, ömür boyunca kavga edersiniz.

— Ne söylersen yapacağız.

— Şimdi üçünüz de şu tepeye çıkın.

Benden işaret bekleyin, işaretimi alır almaz koşmaya başlayın.

Birinci gelene istediğini, ikinci gelene kalan eşyalardan hangisini isterse onu üçüncü olana da kalan eşyayı vereyim, demiş.

— Adamlar birbirlerine bakıp:

— Hay aklınla bin yaşa, demişler.

Sen olmasaydın birbimizi öldürecektik.

Üçü de karşı tepenin yolunu tutmuşlar.

Çok geçmedi gözden yitmişler.

Oğlan, adamların uzaklaştığını görünce kilimi sırtına vurmuş, başlığı başına giymiş, bastonu eline almış, oradan uzaklaşmış.

Üç adam kan ter içinde tepeye çıkmış.

Yolcunun kendilerine işaret vermesini beklemişler.

Gel gelelim bizim yolcu, değerli ganimetle gök denizin kıyısına varmış.

Kilimi denizin  ortasına atmış, üstüne bağdaş kurmuş.

Süzüle süzüle karşı kıyıya çıkmış.

Bir pınarın başına varmış.

Bir ağacın gölgesine kıvrılıp uykuya dalmış.

Rüyasında gördüğü Soymuruk kuşuna:

— Dediklerini yaptım.

Üç değerli eşyayı aldım.

Kilime binerek gök denizi geçtim.

Bundan sonra yapacaklarımı anlat demiş.

Soymuruk:

Pınarın başından ayrılma.

Çarşamba günü azılı padişahın kızı Ahuzar, yanında iki yoldaşı olduğu hâlde pınarı seyrana gelecek.

İki kızın arasında salınıp gezen kızı sırtına al, benim yanıma gel demiş.

Dikkat et, başlığını başından düşürme.

Yoksa karaya ayak basamaz, ömür boyu denizde dolaşıp durursun!

Oğlan, Soymuruk kuşunun dediği gibi orada üç gün beklemiş.

Derken Çarşamba günü kuşluk vaktinde üç kız salına salına pınarın başına gelmiş.

Oğlan kızlara görünmemek için baş­lığı başına giymiş.

Ortadaki kızı sırtına attığı gibi denizin ortasında duran kilime oturmuş.

Dalgalarla çalkalana çalkalana yol almışlar.

Deniz bitince göğe ağmılar.

Rüzgarda dalgana dalgana uçmuşlar.

Günün birinde Bülbülgiye kuşunun yaşadığı saraya varmışlar.

Gel gelelim , oğlan Ahuzar’ın peşindeyken derelerden çok sular akmış, eski camlar bardak olmuş.

O memleketin padişahı ölmüş.

Saltanatı başkalarının eline geçmiş.

Gel de yeni padişaha söz an­lat!

Oğlan padişaha geçmişte olanları ve ölen padişahın sözünü anlattıktan sonra;

Alın Ahuzar’ı verin alaca kuşu, demiş.

Yeni padişah;

Kuşu veririm vermesine de bir şartım var.

O şartımı yerine getir, al kuşu götür demiş.

Erimiş köz, tükenmiş söz….

Oğlan şaşmış kalmış.

İyi de, eski padişah Ahuzar’ı istemişti, getirdim.

Başka şart koşmamıştı,  diye yana yakıla dert anlatmaya çalışmış.

Gel gelelim yeni padişahın dediği dedik, çaldığı düdük…

— Benim şartımı getirmeden kuşu alamazsın, vesselam.

Yılanlar ülkesinde yaşayan yelesi altın, kuyruğu gümüş,  kürek dişi inci, azı dişi mercan güneşte parlayan, ay ışığında yalım yalım yanan “Gevher yörük at” derler o küheylanı getir, kuşta kızda senin olsun! demiş.

Oğlan neylesin!

Padişah fermanı bu!

Karşı gelene aşk olsun!

Kilimi sırtına vurmuş, bastonu eline almış, başlığı başına geçirmiş, Soymuruk kuşunun yanma varmış.

Böyleyken böyle, demiş.

Padişah yılanlar ülkesindeki  gevher yörük atı istiyor.

Atı götüremezsem kuşu alamam, demiş.

Soymuruk, oğlanı kanatlarının ortasına oturtmuş.

Ver elini yılanlar ülkesi.

Yılanlar ülkesi dedikleri yer, yüce dağların arkasında, engin denizlerin gerisindedir.

Az giderler, uz giderler, altı ay bir düz giderler.

Tam üç ay gece gündüz uçtuktan sonra yılanlar ülkesine varırlar.

Soymuruk, oğlanı sırtından indirince karşısına geçip demiş ki;

— Kuşun kafesine heveslendiğin gibi atın koşum takımına da hevesleneyim, deme.

Padişahın kilitleri eyere bağlıdır, Eğer boş bulunup koşum takımına el sürersen seni ben bile kur taramam.

Haydi uğurlar ola… demiş.

Soymuruk göğe ağmış, oğlan sarayın yolunu tutmuş.

Başındaki başlık sayesinde kimselere görünmeden gevher yörü atın yanma varmış.

Atı görünce hayran kalmış.

Bu takım olmadan at neye yarar?” demiş.

Ne edip atla birlikte koşum ta kimini da alacağım. diyerek eyeri ellemiş.

İşte o anda olanla olmuş!

Her bir yandan şangur şungur sesler yükselmiş.

Muha­fızlar, cellatlar, atlılar, piyadeler soluğu tavlada almış.

Bereket versin, oğlan akıl etmiş de başlığı başından çıkarmamış.

Yoksa hâli nice olurmuş?

Eyer takımı şangur şungur sallanıyor, at kişniyor, şahlanıyor; fakat ortalıkta kimseler görünmüyormuş.

Cellatlar, muhafızlar şaşıp kalmış.

Durup dururken koşum takımının sallanması görülmüş bir şey değilmiş.

Tam üç gün üç gece koşum takımı sallanmış, gevher yörük at kişnemiş; fakat bunun sebebini bulan olmamış.

O zaman saray görevlileri: “Cinler basmış ahırı!” deyip gitmişler.

Oğlan, saray adamlarının uzaklaştığını görünce atı eyerlemiş, üstüne atlamış, ver elini padişahın ülkesi…

Padişahın ülkesine gitmeden önce Soymuruk kuşum yanma uğramış.

Başından geçenleri anlatmış.

Kuş:

Sen bunları padişaha götürünce, başka bir bahane bulur.

Ne kızı ne altın telekli kuşu verir.

Oysa o kuşu ve kızı ben istiyorum.

Şimdi padişahı kandırmanın bir yolunu bulalım.

Hem kızı hem altın telekli kuşu kurtaralım, demiş.

Peki bunu nasıl yapacağız? diye sormuş oğlan.

Sen başlığını  giyin, görünmez ol.

Padişahın yanında bekle.

Gerisini ben hallederim, demiş.

Soymuruk uçmuş, bir sarayın avlusuna konmuş.

Adam kılığına girerek cariyelerden birini kandırmış.

Tavladan bir at çalmış.

Cariyeyi peri kılığına sokup ata bindirmiş.

Padişahın sara­yına gelmiş.

Padişah;

Sözünün eri çıktın.

Aferin sana! demiş.

Kuşu ve kızı sana bağışladım, babana benden selam söyle.

Oğlan;

Olmaz padişahım diye itiraz etmiş.

Babamın kızda, zenginlikte gözü yoktur.

Onun istediği teleği altın kuştur.

Kuşu ver gideyim dewmiş.

Oğlan kılığında ki Soymuruk, peri kılığındaki cariyeyi padişaha verip, alaca kuşu alıp oğlanın yanma dönmüş.

Beni iyi Dinle demiş.

Yolda babanla karşılaşsan da evine varmadan bildikleri kimseye anlatma, diyerek oğlanla vedalaşmış.

Oğlan, gevher yörük ata Ahuzar’ı bindirmiş.

Asayı eline almış, kilimi atın terkisine koymuş, başlığı da kuşağına soka yola revan olmuşlar.

Ahuzar, elinde altın kafesin içindeki ali kuşu taşıyormuş.

Az gitmişler, uz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler.

Dağ dan yel gibi, derelerden sel gibi geçmişler.

Günün birinde üç ayrımına yetmişler.

Bir de bakmışlar ki iki adam dizlerini döğerek, ah u feryat ederek ağlaşmaktalar.

Merak edip yaklaşmışlar Bir de ne görsünler!

İki ağabey, küçük kardeşleri “Gidilirse gelinmez” yolundan dönmediği için ağlaşmaktalar…

Küçük oğlan, onların bu hâlini görünce çok duygulanmış.

Geldiğini müjdeleyip sarılıp sarmaş olmuşlar, sevinip sevindirik olmuşlar.

Eee böyle kardeşleri olan bir adam onlardan sır saklar Meğer ki Soymuruk kuşu tembih etmiş olsun!…

Küçük kardeş, başından geçenleri ağabeylerine anla Ganimetlerinin kerametini söylemiş.

Hay söylemez olaymış!

iki ağabey kıskançlıklarından çatır çatır çatlamışlar.

Hıslarını alamayıp küçük kardeşlerini bıçaklamışlar.

Öldü diye bir kenara atıp, ganimetlerle evin yolunu tutmuşlar.

Hain ağabeyler gidedursunlar oğlan can havliyle ateşin üstüne düşer.

Alevler kemerine kadar ulaşır.

Kemer içindeki bir kesede vaktiyle Soymuruk kuşunun verdiği kara tüy varmış.

Ateş tüye değer değmez Soymuruk oğlanın başının dertte olduğunu anlamış.

O anda havalanıp üç yol ayrımına vakitte ulaşmış.

Bir de bakmış ki oğlan öldü ölecek…

Hemen göğsün bir tüy çıkarmış.

Tüyünü yakıp tütsüsünü oğlana üflemiş.

Oğlanın yaraları derhal kabuk bağlamış.

Hastalığı iyileşmiş.

Karşısında Soymuruk kuşunu görünce rahat bir nefes almış.

Soymuruk öfkeden kuduruyor muş:

— Sen ne laftan anlamaz bir adammışsın?

Hiçbir nasihatimi tutmadın.

Öğütlerim bir kulağından girdi, ötekinden çıktı.

Ben sana gördüklerini kimseye anlatma demedim mi?

Oğlan utancından yere bakmış.

Soymuruk kuşu devam etmiş:

— Şimdi şu ormana git.

Ormanın ortasında bir saray O saraya git.

içinde bir “tulpar” at bağlıdır.

O ata bin.

Ata bindikten sonra sana kimse dokunamaz.

Atı sür ve ormandan Yola devam edince ikinci bir ormanla karşılaşacaksın.

Ormanın ortasında güneşle parıldayan bir kümbet görürsün.

Kümbete gir.

İçindekiler “Git!” diye bağrışırlar; ama sen kulak asma Kümbetin içinden çıkma.

Onlar ne söyleseler “Tamam, kabul ediyorum.” de. Başka bir şey söyleme.

Bundan sonraki kaderin kümbetin içindekilere bağlı, diyerek ayrılmış Soymuruk kuşu.

Oğlan yürümüş, ormanın içine dalmış.

Karşısına çıka saraya girmiş.

Bakmış ki gemi ağzında, eyeri sırtında tulpar bir at duruyor.

Hemen sırtına atlamış, dehlemiş.

Az gitmiş, uz gitmiş, başka bir ormanın içinde gün ışığıyla parlayan bir kümbet görmüş.

Kümbetin içinde yaşlı bir karı koca oturmaktaymış.

Selam verip selam almış.

Atından inip ihtiyarların elinden öpmüş.

Derdini anlatıp yardım dilemiş.

İhtiyarlar git dese de gitmemiş.

Aradan günler geçmiş.

Kümbetteki yaşlı kadın, oğlanı evladı gibi sevmeye başlamış.

Kocasına yalvarıp ona yol göstermesini istemiş.

Oğlum demiş, yaşlı adam.

Senin bin bir türlü eziyetle  alıp geldiğin padişah kızı, Kızıldeniz’in arkasındaki ülkenin padişahına gelin oldu.

Ağabeylerinin izini süren devler ülkesinin padişahı evinizi viran etti.

Ülkende kim varsa efsunlayıp taşa çevirdi.

Sırtına yükleyip ülkesine götürdü.

Oraya varman hiç kolay olmayacak.

Kızıl denizi aşman çok zor.

Eğer Kızıldeniz’i aşmayı başarsan karşına bir çınar ağacı çıkacak “Yoruldum, dinleyim deme.

Hemen çınarın dibini kaz.

İçi malzeme dolu bir sandık bulacaksın.

O sandığı yavaşça aç.

Boynuzunda hançer asılı bir koç göreceksin.

Koçu sandıktan çıkarmadan kes.

İçini yar.

Koçun karnından tek gözlü kaz çıkar.

Kazı görür görmez boynunu sık.

Nefesi kesilen kaz bir yumurta yumurtlar.

Sakın elinden kaçırma.

Yumurtayı alınca kazı serbest bırak.

Yumurtayı iki avucunun arasına alır sıkarsan kızı kaçıran dev ölür.

Bütün bunları başarırsan ganimetlerine kavuşursun.

Yapamaz­san öleceğini bil.

Oğlan yaşlı adamın söylediklerini dinledikten sonra tulpar atına atlamış, deh demiş, bir daha laf etmemiş.

Tulpar at, bulutların içinden süzülerek, ovalarda ok gibi uçarak, tepelerde  yel gibi eserek koşmuş; altı aylık yolu altı günde almış.

Kızıldeniz kıyısına varmış.

Bakmış ki dalgalar ak köpükten atlarına binmişler, kıyıları dövüp duruyorlar.

Deniz geçilesi değil.

Oğlan Soymuruk kuşunu çağırmış.

Yana yakıla yalvarmış.

Sırtına atlayıp Kızıldeniz’i aşmış.

Tulpar atını dehleyip çınar ağacının dibine ulaşmış.

Dibi kazıp sandığı bulmuş.

Sandığın kapağını yavaşça açmış.

Koçu görmüş ve sandıktan çıkarmadan kesmiş.

Karnını yarınca kazı görmüş.

Kazın boğazını sıkacakken elinden kaçırmış.

Fakat kaz, kara tüylü Soymuruk kuşunu görünce korkusundan yumurtlamış.

Gel gelelim kazın yumurtası denize düşmesin mi?

O anda deniz dalgalanmış ve altüst olmuş.

Ne kadar balık var karaya vurup ölmüş.

Oğlan, yumurta bunlardan birinin karnındadır, diye balıkları teker teker yarmaya başlamış.

Yorgunluktan bitkin düşmüş.

Son bir balığın karnını yarıp bu işten vazgeçecekmiş.

Karnı yardığı ak balık denilen balığın içinden kazın yumurtası çıkmış.

Oğlan yumurtayı alıp devin sarayına varmış. Avucunda yumurtayı sıktıkça dev: “Bu gün hiç iyi değilim.

Yüreğime bir sancı girip çıkıyor.” diyormuş.

Zavallı kız da devin ellerini ayaklalrını ovuyor muş.

O anda oğlan yumurtayı sıkmış ve devi öldürmüş.

Kızı terkisine atıp ülkesinin yolunu tutmuş.

Az gitmişler, uz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler.

Gide gide ülkelerine yetmişler.

Oğlan bakmış ki ağabeyleri bolluk içinde günlerini gün ediyorlar…

Bir elleri yağda, bir elleri balda…

Keyiflerine diyecek yok…

Yalnız anası ile babası gidip de gelmeyen küçük oğulları için gözyaşı dökmekteler…

Hemen babasının yanına varmış.

Olanları anlatmış.

Oğluna kavuşan baba, sevinmiş, sevindirik olmuş.

Anası karaları çıkarıp alları giymiş.

Büyük oğlanlara gelince utançlarından yurtlarını terk etmişler.

Bir daha onlardan haber alınamamış.

Küçük oğlan,  Ahuzar ile evlenmiş.

Toy düğün eylemiş.

Alaca kuşun ötüşüyle mutlu olmuşlar.

Güzel bir ömür sürmüşler.

Leave a Reply