Güldirsin

Güldirsin

Güldirsin

Vaktiyle Harzem ülkesinde Gülistan derler ahad edilmiş bir yer varmış. (ahad edilmek: Rahata kavuşmak)

Suyu bol, ovası bitek yaylası otlak, dağları or­manlıkmış. (bitek: Verimli)

Gülistan halkı, bolluk içinde yaşayıp gidermiş.

Padi­şah ise ülkesinin ortasına çetin bir kale yaptırmış.

Hani ola ki bir gün düşman ülkesine saldırırsa bu kaleden savunma yapmak niyetindeymiş.

Padişahın güzeller güzeli bir kızı varmış.

Adı Güldirsin’miş.

Güldirsin, büyüyüp serpilince huri gibi güzel bir kız olup çıkıvermiş.

Gülistan halkı, gördüğü her güzel şeyi “Güldirsin kadar güzel” diye övermiş.

Böyle zengin bir ülke olur da düşmanı olmaz mı?

Gülistan ülkesine sık sık Moğol baskınları olurmuş.

Fakat günün birinde bu baskınlar çoğalmış.

Moğol orduları gelip Gülistan yurdunu istila etmiş.

Bitek ovaları harap etmiş, ormanlarını yakmış, ev­leri yıkmış.

Ta kale surlarına dayanmış.

Moğollardan korkan halk, kaleye sığınmış.

Kalenin burçlarından düşmana ok yağdır­maya başlamış.

Ne var ki düşman çok kuvvetliymiş.

Kuşatmayı kaldırmıyor, kalenin surlarını gece gündüz oklarla, gürzlerle dövüyormuş.

Kuşatma aylarca sürmüş.

Ne içeridekiler teslim olmuş, ne dışarıdakiler kuşatmayı kaldırmış.

Gel gelelim kalenin içinde açlık baş göstermiş.

Yiyecek, içecek yavaş yavaş suyunu çekmiş.

Fakat halk, yurtlarını düşmana vermemek için silahı elden bırakmamış.                                                                      I

Bu kıt kanaat geçinmeyle birkaç ay daha dayanmışlar.

Fakat nereye kadar?

Artık yiyecek bir lokma ekmekleri bile kal­mamış.

Padişah, kaleyi teslim etmekten başka çarelerinin kalmadığını anlamış.

Vezirini vüzerasını toplayıp durumu değerlendirmiş.

Yaşlı bir vezir;

— Padişahım demiş, hâlâ kurtulmanın bir yolu olduğunu! düşünüyorum.

Düşmanı kandırmak, savaşmanın bir başka usulüdür.

İzin verirseniz fikrimi açıklayayım.                                                                      i

Denize düşen yılana sarılır, demişler.

Padişah da bu durum­da vezirin dediğini yapmaktan başka bir yol kalmadığını görmüş.

Hemen ertesi gün vezirin söylediği yapılmış: Zahire çuvalların dibinde kalan birkaç avuç buğday bir çift öküze yedirilmiş. (zahire: Gerektiğinde kullanılmak için saklanan tahıl, aşlık)

Buğdayı yiyen öküzler kale kapısından dışarı salınmış.

Düşman da kale halkı kadar yiyecek sıkıntısı çekmekteymiş.

İki başıboş öküzün geldiğini görünce hemen kesmişler.

Öküzlerin işkembelerinden diri diri buğdaylar çıkınca hayrete düşmüşler.

“Bunlar öküzlerini buğdayla besliyorlarsa, kim bilir kendileri neler yiyorlardır?

Halbuki askerimizin yiyeceği kalmadı, öküzlerin etini kavurma edip askere yedirelim, sonrada kuşat­tımayı kaldıralım.” demişler.

Zaten vezir de tam böyle düşünüyormuş.

Düşmanın bu oyuna kanacağından eminmiş.

O gece düşmanlar öküzlerin etini yemişler.

Sabah erkenden kuşatmayı kaldırmaya başlamışlar.

Arabalar koşulmuş, at­lat eyerlinmiş, çadırlar sökülmüş.

Tam da o sırada kaleden ucunda bir kağıt sarih bir ok, düş­man kumandanının çadırının üstüne düşmüş.

Kağıdı açıp oku­muşlar.

Bu, Gülistan padişahının kızı Güldirsin’in düşman kuman­danına hitaben yazdığı bir mektupmuş.

Güldirsin mektubunda şöyle yazıyormuş:

“Kale içindeki halk, açlıktan kırılıyor.

Öküzlerin işkembe­lisinden çıkan buğdaylara aldanıp kuşatmayı kaldırmayın.

Onlar, sizi kandırmak için düzenlenmiş bir oyundan başka bir şey değildir.

Meğer kuşatma boyunca Güldirsin, kale burçlarından düşmanın kumandanını gözetlermiş.

Ona âşık olduğu için bu ihane­ti yapmış.

Tek o sevdiğine kavuşsun da Gülistan halkı helak olsun, padişah babası esir düşsün, kalenin burçlarına baykuşlar tünesin, umurunda mı?

Kızın mektubunu okuyan düşman kumandanı, hemen kuşatmaya devam emri vermiş.

Birkaç gün daha sabrederlerse kale kendiliğinden düşermiş nasıl olsa…

Düşman içeriden oldukça hangi kale direnebilir ki?

Aradan birkaç gün geçince, kale halkı açlıktan kırılmaya başlamış.

Padişah, çaresiz kalıp kale kapılarını açmış.

Düşman elini ko­lunu sallayarak oluk oluk akmış içe­ri.

Sağ kalanları köle diye almışlar.

Padi­şahın ayağına pranga vurup zindana atmışlar. (pranga: Ağır cezalıların ayaklarına takılan’ kalın zincir)

Güldirsin, kale komutanına kavuşacağı anı sabırsızlıkla beklerken iki muhafız gelmiş, Kızı yaka paça alıp kumandanın karşısına’ çıkarmış.

Kumandan kıza ters ters bakıp:

— Ölümlerden ölüm be­ğen! diye gürlemiş.

Kızın şaşkınlıktan göz­leri yerinden uğramış.

Tek o mu?

Orada hazır bulunan­lar az kalsın küçük dillerini yutacaklarmış.

Kız:

— Kumandanım, ben sizin için yurdumdan, babamdan saltanatımdan vazgeçtim.

Siz ise bana kötülük düşünmektesiniz.

Bana yaptığınız reva mı? diye ağlamış. (reva: Yakışır, yerinde, uygun)

Komutan:

Sen hiç tanımadığın, soyunu sopunu bilmediğin bir adam için vatanına ihanet ettin, babanı düşmana sattın.

Senin gibi bir soysuz benim karım olamaz!

Güldirsin, yaptığı hatayı anlamış; ama iş işten geçmiş.

Kızın kollarını, ayaklarını bağlamışlar; zifiri karanlık bir zindana atmışlar.

Güdirsin iki gözü iki çeşme ağlamış.

Göz yaşı sel olmuş akmış.

Derler ki onun gözyaşlarının değdiği topraklar çoraklaşmış, ekilen tohumlar bitmemiş.

Doğan kuzular büyümemiş.

Halk, bu yüzden kaleyi uğursuz sayıp orayı terk etmiş.

Ka­leye de hain kızın adını vermişler.

Bu yüzden Harzem ülkesinin topraklarında Güldirsin diye terk edilmiş bir kale vardır.

Bu kale işte o ülkesine ihanet eden kızın yaşadığı kaledir.

Leave a Reply