Canlı Kitap

Doğruluğumla Kurtuldum

Doğruluk deyince akla sahabeden Hz. Kab b. Mâlik gelir.

Hz. Kab, çok iyi bir şairdi aynı zamanda kılıç kullanmakta da usta idi.

Akabe’de gelip Allah Resulü ne biat etmişti(söz vermişti).

Dolayısıyla da Medine’de Müslüman olanların başında gelirdi.

Fakat Tebük seferine katılamamıştı.

Bu olayı Kâ’b b. Malikten dinleyelim:

“Herkes savaşa katılmaya davet edildi.

Allah Resulü bu muharebeye ayrı bir önem veriyordu.

Herkes gibi ben de hazırlıklarıma başladım.

Hz. Muhammed (s.a.v.) hareket komutunu verdi ve ordu harekete geçti.

Ben kendi kendime: “Nasıl olsa onlara yetişirim” diye beraber çıkmadım.

Hiç de bir işim yoktu.

Fakat kendime olan güvenim beni alıkoyuyordu.

Bugün-yarın-öbür gün derken günler gelip geçiverdi.

Artık Allah Resulü ne yetişmem mümkün değildi.

Mecburen bekleyecektim.

Bekledim de.

Hem de her saati günler süren zor bir bekleyişle bekledim.

Nihayet, Allah Resulü nün seferden dönmekte olduğunu duyduk.

Bir süre sonra ordu Medine’ye döndü.

Efendimiz de âdeti olduğu üzere evvela mescide uğrayıp iki rekat namaz kılmış ve halkla görüşmeye başlamıştı.

Herkes bölük bölük mescide geliyor, ziyaret ediyor ve bu savaşa katılamayanlar da özür dileyip, niçin savaşa katılamadıklarını izah ediyorlardı.

Benim durumumda olanlardan da çoğu mazeret bildirmişti.

Allah Resulü de onların mazeretlerini kabul etmişti.

Ben de aynı şeyi yapabilirdim.

Zira içlerinde ikna kuvveti ve söz söyleme kabiliyeti en güçlü olanlardan biriydim.

Ama nasıl olur da hiçbir mazeretim olmadığı halde Allah Resulü ne yalan söyleyebilirdim.

Yapmadım, yapamadım.

Karşılaştığımızda, Sevgili Peygamberim, kalbimi delip geçen buruk bir tebessümle karşıladı beni ve “Neredeydin?” dedi.

Durumumu olduğu gibi eksiksiz anlattım.

Başını çevirdi ve dil ucuyla: “Kalk git” dedi.

Dışarı çıktım.

Kavmim etrafımı sardı: “Sen de bir mazeret söyle, kurtul!” dediler.

Dedikleri bir aralık kalbime yatar gibi de oldu.

Ancak sonradan vazgeçtim.

Sonradan öğrendim ki benim gibi doğruyu söyleyen iki kişi daha vardı.

Üçümüz hakkında şöyle bir karara varıldı: Artık hiçbir Müslüman bizimle görüşüp, konuşmayacaktı.

Diğer iki arkadaşım evlerine kapanıp, gece gündüz durmadan ağlıyorlardı.

Ben, aralarında en genç ve kuvvetli olandım.

Sokağa, çarşıya, pazara çıkıyor ve namaz vakitlerinde de mescide gidebiliyordum.

Ancak başta Peygamber Efendimiz olmak üzere benimle kimse konuşmuyordu.

Bütün insanlar ve bulunduğum yer bana Öylesine yabancılaşmıştı ki, kendimi yabancı bir ülkede zannetmeye başladım.

Böyle bir günde Medine sokaklarında yapayalnız dolaşırken; sokaklarda bir adamın beni soruşturduğunu duydum.

Sorduğu şahıslar işaretle beni göstermişlerdi.

Adam yanıma geldi, elinde de bir mektup vardı.

Mektup bana aitti. Gassân melikinden geliyordu.

Melik beni, kendi memleketine davet ediyordu.

Mektubunda: “İşittim ki sahibin seni yalnız bırakmış.

Bize gel, senin gibilerin bizim yanımızda kıymeti yüksektir…” gibi sözler yazıyordu.

Bu da bir imtihan, dedim ve mektubu yırtarak ateşe attım.

Elli gün dolmuştu.

Artık dayanama hale gelmiştim.

Dünyam kararmış ve kabir kadar daralmıştı.

Her zaman yaptığım gibi evimin damında sabah namazını kılmış, oturuyordum.

Birisinin yüksek sesle ismimi söylediğini duydum.

Ses: “Müjde Kab!”  diyordu.

İşi anlamıştım.

Hemen secdeye kapandım.

O gün sabah namazından sonra Allah Resulü affımızı ilân etmişti.

Mescide koştum, herkes ayağa kalkmış beni tebrik ediyordu.

Allah Resulünün huzuruna gelip elini tuttum.

O da benim elimi tutmuştu.

Allah Resulü: “Allah sizi affetti. buyurdular.

Allah Teâlâ’nın bizi affettiğini bildiren ayeti bize okudu.

O bu ayeti okuduktan sonra Rasûlullah’a hitaben, Ya Rasûlallah! Ben doğrulukla kurtuldum.

Bundan böyle ömrüm oldukça da doğrudan başka bir şey söylemeyeceğime söz veriyorum.” dedim

Kaynak: Diyanet

Leave a Reply