Salur Kazanın Evinin Yağmanlandığı Destanı

Bir varmış bir yokmuş, bir padişah varmış.

Bu padişah kırk perili denen bir memlekette bir kız sevmiş.

Kıza Yarım Elma derlermiş.

Padişah az uğraşmış, çok uğraşmış, bu kızı bir türlü alamamış.

En sonunda bir savaşta onun resmini eline geçirmiş.

Resmini ele geçirmiş ama kız yok ki.

Kız da ne kızmış ama, dünya güzeli.

Padişah resmi alınca onu kadifelerle, bürüncüklere sararak, bir sandığa koymuş.

Sarayda kırk oda varmış.

Sandığı kırkıncı odaya kilitlemiş.

Odanın anahtarını kimseye vermemiş.

Bu işi, vezirlerinden başkaca da kimse bilmezmiş.

Padişah ise, zaman zaman bu odayı açar, kızın resmine bakarmış.

Gel zaman, git zaman, padişah evlenmiş.

Bir de çocuğu olmuş. Seneler geçmiş çocuk büyümüş.

Padişah ise çocuğuna bütün odaların anahtarlarını vermiş, yalnız kırkıncı odanın anahtarını vermemiş.

Çocuk da buna içten merak edip üzülmeye başlamış. Günden güne zayıflıyormuş.

Bunu gören padişah telâşa düşmüş. Hele çocuğu bir gün döşekler hastası olunca vezirlerinden birini çağırıp oğlunun yanına göndermiş.

Vezir hastanın başına gidip de:

– Küçük Sultan, derdin nedir, söyle de dermanını arayalım! deyince,

oğlan:

– Derdim çok büyüktür. Babam bana kırkıncı odanın anahtarını vermiyor, demiş.

Vezir, olup biteni padişaha anlatmış.

Padişah korkmuş. Görmüş ki, çocuk bu dertten ölüp gidecek.

Ne yapsın, anahtarı vermiş. Çocuk anahtarı alınca odaya girmiş.

Odanın içerisinde büyük bir sandık görmüş. Hemen sandığı açmış.

Karıştırırken kadifeler, bürüncükler içinde bir resim bulmuş.

Yarım Elma’nın resmi. Çocuk kıza vurulmuş. Sonra yine odasına gidip yatmış.

Şimdi hastalığı daha da ağırlaşmış. Babası yine telâşa düşmüş.

Birkaç zaman geçtikten sonra vezirler yine çocuğa:

-Ne var yine efendim? diye sorunca çocuk:

– Sandıkta bir kız resmi gördüm, çok güzel bir kız! O kızı istiyorum, demesin mi?

Padişah bunu işitince hepten telâşlanmış. Nasıl olur da, oğlu sevdiği kızı sever? çocuksa kızı istermiş de, istermiş, ille de o resimdeki kız, ille de o kız, dermiş.

Padişah düşünse de, taşınsa da, ne yapabilir, hangi çareye başvurabilir! Bir gün oğlunu yarana çağırarak:

– Oğlum, o kızın adı Yarım Elma’dır, demiş.

Onun uğruna ben de çok yandım, olmadı.

Çok savaş yürüttüm, elime geçmedi. Derdine derman bulamayız. Çünkü bu kız, 40 perili denilen bir memlekette yaşıyor.

Çocuk babasını dinlermiş, ama, aklı fikri hep kızda. En sonuna babasına:

– Baba asker ver de, gidip bu kızı alayım, demiş.

Babası ise, kızın lâfını ettirmezmiş. çocuk az yalvarmış, çok yalvarmış, babası bir türlü razı gelmemiş.

Nihayet babası bir gün oğlunu saraydan kovmuş.

Çocuk da iki heybe altınla at alarak yola çıkmış.

O gide dursun, biz gelelim şimdi masalın öteki tarafına.

Bir köyde Mehmet adında bir demirci varmış.

Kuru dallarını kesmek için ağaca tırmanmış.

O kesedursun baltasının çıkardığı “tak! tak!” sesleri bütün ormanı inletiyormuş.

Derken ağacın altına bir Arslan dikilivermiş.

Mehmet korkudan ne yapacağını bilemez bir durumdayken, Arslan dile gelmiş ona:

– İn ağaçtan! demiş.

Mehmet: -Hayır, inemem, sen beni yersin, demiş.

Arslan onu yemeyeceğine yemin etmiş. En sonunda Mehmet arslana inanarak ağaçtan inmiş.

Arslan:

-Gel, seni evime götüreyim, demiş.

Mehmet, korksa da ne yapacak. “Gitmeyeceğim” dese Arslan belki onu orada parçalayıverir.

Korkar morkar arslanın arkasına takılmış. Gide gide arslanın inine varmışlar.

Kapıda bir kaya varmış, Arslan hemen bu kayayı almış, içeri girmişler.

Girmişler ama Mehmet yine “bu beni şimdi artık yer” dermiş. Yatmaya sıra gelince arslan, Mehmet’e:

– Sen burada dur, ben varıp altımıza atacak bir şeyler bakayım, demiş.

Arslan çıkmış, çıkarken de deliğin ağzına yine o kayayı dayamış.

Mehmet korkadursun. Biraz sonra Arslan elinde bir koyun derisiyle dönmüş.

Meğer etini yemiş de, derisini altlarına yaymak için getiriyormuş.

Neyse, yatmışlar. Yatmışlar ama, Arslan büyülüymüş. Gece yarısı güzel bir kız olmuş.

Sabahleyin Arslan yine Mehmet’e:

– Sen, dur burada. Ben varıp üstümüze atmaya da bir deri bulayım, demiş.

Mehmet de ona:

– Olur ama, benim içerde canım sıkılıyor. Kapıyı kapatma, demiş.

Arslan, bu sefer çıkarken kapıyı kapamamış.

Arslan gidedursun, Mehmet dışarı çıkarak oradan kaçıp gitmiş. Soluk soluğa evine dönmüş.

Gel zaman, git zaman, bu arslanın bir çocuğu dünyaya gelmiş.

Bu çocuk hem arslana benziyormuş, hem insana.

Bu yüzden Arslan, çocuğunun adını Arslan Ali koymuş.

Seneler geçmiş. Çocuk babasını sormaya başlamış.

Arslan da ona:

– Babanın adı Mehmet’tir. Demircilik yapar, çok fakirdir, demiş.

Arslan Ali bir gün annesine:

– Ben babamı aramaya gideceğim, demiş.

Anası müsaade etmiş. Arslan Ali yolda giderken bir meşe ağacını kökünden çıkararak omuzlayıp yürümüş.

Gide gide demirci Mehmet’in evlerini bulmuş ve:

– Ev sahibi, baba, baba, diye haykırmış.

Demirci Mehmet işi anlayarak, korka korka:

– Ne var oğlum? Gel, gel, demiş:

Arslan Ali sırtındaki meşeyi avluda bırakıp girmiş.

Demirci Mehmet, bu meşeden tam bir ev içi kömür yapmış.

Bir gün Arslan Ali babasına:

– Ben para kazanmaya gideceğim, demiş.

Babası izin verince hemen yola koyulmuş.

Arslan Ali o kadar iriymiş bir adımı beş adım kadarmış.

Gitmiş gitmiş, giderken yolda bir atlı görmüş.

Atlı atından inmiş, düşünürmüş. Arslan Ali onun yanından geçerken kendisine selâm vermediği için bu atlıya çok kızmış. Atlıya:

– Niçin selâm vermedin bana? diye sormuş.

Atlı da ona:

– Affedersin beyim, göremedim. Düşüncem, derdim çok büyük de, dalgınım biraz. Büyüğümsen ağamsın, küçüğümsen kardeşimsin, demiş.

Sonra derdini Arslan Ali’ye açmış. Arslan Ali de ona:

– Eğer para kazanmaya çıkmasaydım sana yardım ederdim, demiş.

Meğer bu delikanlı padişahın oğluymuş. Heybelerindeki altınları Arslan Ali’ye vermiş.

Arslan Ali de ona yardım edeceğine söz vermiş.

Arslan Ali’yle padişahın oğlu Demirci Mehmet’in evine dönmüşler.

Arslan ali babasına iki heybe altın vererek:

– İşte, ben bunları kazandım. Sen de şimdi bana büyük bir kılıç yap, demiş.

Babası yapmış. Arslan Ali kılıcı eline alınca, ne görsün, küçük parmağı kadar.

Bu çok küçük olmuş, baba, demiş, daha büyüğünü yap.

Babası bir daha, bir daha yapmış.

Üçüncüsü iyi olmuş. Arslan ŞAH de padişahın oğlunu yanına alarak kırk perili diyara Yarım Elma’yı aramaya gitmişler.

Gitmişler, gitmişler dere tepe düz gitmişler, bir de arkalarına baksalar bir balta sapı kadar yol yürümüşler.

Nihayet gide gide akşam bir ovada kalmışlar. Geceleyin çocuk uykuya yatmış.

Arslan Ali ise:

– Ben biraz gezineceğim, demiş.

Arslan Ali iki sekmiş, bir sıçramış, bir memlekete varmış.

Ne görsün, bütün etraf leş içinde. Kazanların altında ateşler yanıyor, içinde insan kelleleri kaynıyormuş.

Büyük bir kaya dibinde de bir Arap duruyormuş.

Arslan Ali geçecek olmuş, Arap onun önüne dikilivermiş.

Arap dokuz kafalıymış. Arslan Ali, bir eliyle Arabi kaldıracak olmuş.

Bir de ne görsün, altından güzel bir kız çıkmış. Arslan Ali’ye:

– Benim derdim büyük, demiş, ben senin olamam.

Sonra gidip padişahın oğlunu kaldırmış. Bu sırada tam sabah oluyormuş. Gitmişler gitmişler kazanların kaynadığı yere varmışlar. Padişahın oğlu:

– Dönelim, demiş.

Arslan Ali:
– Gel, korkma, demiş.

Geçip gitmişler. Gide gide yine bir ovaya gelmişler. Yine uyumaya yatmışlar.

Arslan Ali bu gece de gezinmeye çıkmış. Karşısına çıkanlara basmış kılıcı.

Bir Arab’a raslamış yine bir geçitte. Arap yine Arslan Ali’ye vurmaya kalkmış. Arslan Ali kılıcını çekip bir vurmuş Arab’a. Arap birdenbire güzel bir kız olmuş.

Kazanlarda bu sefer insan kafaları değil, insan bacakları kaynatılıyormuş.

Kız, Arslan Ali’ye: :

– Ben senin olayım, sen benim ol, demiş. Arslan Ali de:

– Yürüyecek yolum var. Çekil yolumdan! Ben 40 peri memleketine gidiyorum.

Yarım Elma’yı arıyorum, demiş.

Sonra dönerek padişahın oğlunu uyandırmış yeniden yola revan olmuşlar.

Gitmişler, gitmişler, altı ayla bir yaz yürümüşler ve 40 perili memlekete varmışlar.

Burası da insan leşiyle doluymuş.

Arslan Ali yine korkmadan vuruyormuş. Bir sıra birdenbire bir Arap çullanmış üstüne.

Arslan Ali ise onu da kılıcıyla vurmuş.

Vurur vurmaz da üç güvercin uçuvermiş.

Arslan Ali güvercinleri tutmuş. Güvercinler dile gelmişler:

– Bu memleketin güzeli Yarım Elma, onu alırsanız kimseye söylemeyin.

Söylerseniz taş olursunuz. Biz sizin yardımcınız oluruz, demişler.

Arslan Ali’yle padişahın oğlu güvercinlerin peşine düşerek yürümüşler.

Gide gide Yarım Elma’yı bulmuşlar. Yarım Elma ile padişahın oğlu düğün yapıp, gerisin geriye dönmüşler.

Öyle ama, Arslan Ali unutarak, güvercinin birine “Yarım Elma’yı aldık” demiş.

Güvercin de bunu hemen padişaha bildirmiş.

Padişah da oğlunu öldürmek için, onları, karşılamaya zehirli faytonlar göndermiş.

Padişahın onları karşılamak için zehirli fayton yolladığını yine güvercinler söylemiş Arslan Ali’ye.

Arslan Ali de bu haberi alır almaz, onları karşılamaya gelen faytonları tuzla buz etmiş.

Arslan Ali, padişahın çocuğu ve Yarım Elma, yine yollarına devam etmişler.

Tam memlekete yaklaşmak üzereymişler ki, bir bakmışlar, karşıdan bir ordu geliyor.

Padişahın oğlu, orduyu babasının gönderdiğini anlamış.

Ama ne çare, savaşmak gerek, çarpışmak gerek yine.

Arslan Ali yine kılıcını çekip bir savurmuş, iki savurmuş bütün orduyu yere sermiş.

Sermiş ama, Yarım Elma’yı aldıklarını güvercine söylediği için Arslan Ali taş oluvermiş.

Padişahın oğlu, taş olan Arslan Ali’yi bir bahçeye götürerek bırakmış.

Taş olan Arslan Ali’ye her gün bir tokmak vuruyormuş.

Böylelikle ona 40 günde 40 tokmak vurmuş.

Arslan Ali kırkıncı günü, kırkıncı tokmakla yine canlanıp insan olmuş.

Padişah oğlunun Arslan Ali’ye her vuruşunda bahçede bir gül büyüdükçe büyümüş ve allı yeşilli olmuş.

Arslan Ali de insan olunca, bu gül, güzel bir kız olmuş.

Arslan Ali de bu kızla evlenmiş. Kızın adını Gül kız koymuşlar.

Arslan Ali, Gül kız, Yarım Elma ve padişahın oğlu yeniden büyük bir düğün yapmışlar.

Dere gibi hoşaflar, tepe gibi pilâvlar, kolum gibi dolmalar, budum gibi sarmalar yenmiş kırk gün kırk gecede, bugünlere bile kalmış.

Leave a Reply