Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir yaşlı kadın ile yaşlı adam varmış. Onların iki kızı ve üzerine titredikleri bir oğlu varmış. Aylar, yıllar geçmiş, kızlar da oğlan da büyümüşler.

Günlerden bir gün yaşlı kadın ile yaşlı adam sohbet edip: “Oğlumuz beyliğe ulaştı olgunlaştı, evlendirsek mi ki?” diye kafa yormuşlar. Sonra oğullarını yanlarına çağırıp:

– Oğlum, şimdi senin yaşın büyüdü, on sekize gir din. Biz seni evlendirsek diyorduk. İşte şu şehirde kimin kızını sana alıverelim? diye sormuşlar.

Oğlan düşünmeden, etmeden:
– Ben sizin şu büyük kızınızı alacağım, diye cevap vermiş. Yaşlı kadın ile yaşlı adam “Bu nasıl olur?” diye akılları almamış. Ağabeylerinin sözünü işiten abla, kar deş de şaşırıp kalmışlar.

Bundan sonra oğlan ikiye bir “Baba, ben sizin büyük kızınızı alacağım” diye zorluyormuş. Abla, kar-deş ağabeylerinin kötü niyetli olduğunu anlayıp, sözleşip evden kaçmıştır. Yol yürüdüler, yürüyünce bol yürüdüler ve bir yere ulaştılar. Burada küçük kızın su içesi geldi. Uzakta bir büyük havuz varmış.

Kızcağız varıp su içeyim, derken ablası:
-İçme, geyik olup kalırsın, diye bağırmış. Sonra onlar yine yola düşmüşler.

Küçük kız:
– Omda bir ayakkabım kalmış, demiş.

Ablası:
-Git, hemen alıp gel. Lâkin o sudan içme, diye tembihlemiş. Küçük kız ablasının sözünü tutmayıp havuzdaki sudan içmiş ve geyik olmuş.

İki ayakkabısını iki boynuz yapıp ablasının yanına gelmiş. Ablası çok üzülüp, kardeşine dövünüp, ağlamış. Lâkin fayda etmemiş. Ablası çaresiz kardeşini yedekleyip yola düşmüş.

Bir dağın eteğinde akan çeşme kenarında oturup dinlenmişler. Kardeşi çeşme kenarında otluyormuş, ablası bir taşın üstünde yanık türküler söylüyormuş.
Bir zaman sonra, oturduğu bu taş yarılmış, büyük kız taşın içine girip, kaybolup gitmiş. Küçük kız baksa ki, ablası yok. Ağlaya ağlaya ablasını aramaya girişmiş. Arayarak dağları dolaşmış, her taşı inceden inceye aramış. Baksa ki, ablasının oturduğu taşın arasında bir tutam saç duruyormuş.

“Ablamı taş yutmuş” diye yine iyice ağlamış, yana yakıla:
Açıl, açıl taş hey, Ben sana yoldaş hey Bir ablam var göreyim, Yüzüne doyayım. Açılacaksan açıl, Açılırsan da açıl, Açılmasan da açıl, Açıl diyorum, açıl… diye türkü çağırıp, taşı tırmalayıp ağlıyormuş.

Birden taşın içinden ablasının:
Açıl taşım, açıl, Açılırsan da açıl. İçinde bir kız kardeşim var. Yüzünü mahzun etme Ben kardeşimi göreyim Yüzüne doyayım. diye söylediği türkünün yankısı gelmiş. O zaman birden taş etkilenip, yarılıp gitmiş ve ablası taşın içinden çıkıp gelmiş.

-Sen benim sözünü tutmayıp, havuzdaki sudan içtin, bak geyik olup kaldın. Sana öfkelenip çıkmayayım, demiştim. Lâkin sana içim acıdı, diye kız kardeşini alıp tekrar yola düşmüş. Yürüye yürüye bir padişahın yurduna varmışlar. Bu yurtta bir yaşlı kadının evinde kalmışlar.

Günlerden bir gün bu yurdun padişahı geçerken, kızı görüp ona âşık olmuş. Padişah yaşlı kadının evine dünürcü göndermiş, kız da kabul etmiş. Padişah düğün dernek kurup, büyük kızı hatunluğa almış.

Aradan bir süre geçmiş. Günlerden bir gün padişah ava çıkmış. Padişahın büyük hatunu, küçük hatununa:

-Haydi, bağa gidelim, havuzun yanında oturalım, demiş ve kızı çekip götürüp, havuza itelemiş. Kız kardeşi geyik bunu görüyormuş.

Padişah avdan geldikten sonra yeni aldığı ha-tununun evine girmiş. Baksa, hatunu evde oturuyormuş. Böyle olmasının sebebi, büyük hatunun evine girmiş. Baksa, hatunu evde oturuyormuş. Böyle olmasının sebebi, büyük hatunu bir cariyeyi küçük ha-tununun suretine sokup, giyeceklerini giydirip süslemiş. Padişah bunu sezmemiş.

Padişah her zaman küçük hatununun yanına geldiğinde ayağını çıkarıp, ayağını hatununa ovdururmuş. O zaman geyik olan kız kardeşi bu eniştemin ayakları, bu ablamın ayakları diye dolanır dururmuş. Şimdi o “Bu eniştemin ayakları, bu cariyenin ayakları” diye söylenmiş. Padişah şaşırıp hatunundan:

-Bu sözün aslı ne? diye sormuş. Hatun lafı çevirmek için;

– Benim bu günlerde çok geyik eti yiyesim geliyor. Aha şu geyiği hazır öldüresiniz! diye ısrar etmiş.

Bu sözleri işiten geyik kız koşup havuzun başına varmış da:

Bıçakları bilediler, Damarıma dirediler Şimdi beni kesecekler, Nerde isen yetiş tezden. Ne dersen, o olayım, Abla sana kurban olayım. Ölmeden bir göreyim, Yüzüne bir doyayım. Canım ablam, yetiş tezden… diye hıçkırarak ağlayıvermiş. O zaman havuzun içinden ablasının sesi işitilmiş:

Kendim ırmak içinde, Saçım ırmak dışında, Altın beşik karşımda, Hasan-Hüseyin karşımda, Can kardeşim ağlama, Yüreğini dağlama, Öleceğim diye çağlama, Tez eniştene haber ver…

Şahın veziri o vakit havuzun yanında duruyormuş, bütün lafları işitmiş ve hemen olan lafların hepsini padişaha söylemiş. Padişah adamlarını toplayıp suyunu çektirmiş.

Baksalar ki, padişahın küçük hatunu iki yanında iki beşikte oğulları Hasan ile Hüseyin’i sallayıp duruyormuş. Padişah hatununu görüp, son derece sevinmiş, kucaklayıp öpmüş, çocuklarını sevmiş.

Sonra cariye hatununu atın kuyruğuna bağlayıp dikenlikte koşturmuş. Büyük hatununu da öldürtmüş.

Bu yurtta bir büyük hekim varmış. Onu getirtip hatununun kardeşini iyileştirmeye girişmiş. Hekim, sonraki zemzem suyu denen bir suya daldırmış, kız der-hal kendi suretine dönmüş. Ondan sonra padişah yurtta tellal bağırtıp, kırk gece kırk gündüz düğün dernek yapıp muradına ermiş.
(“Altın Beşik”, s. 246-250)

BULUT YİYEN DEV

You may also like

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir