Köylü ile Şehirli

Seviye: 10 yaş ve üzeri

Eski zamanlarda bir köylü ile şehirlinin tanışıklığı vardı. Köylü her geldiğinde şehirlinin evine adeta çadır kurar, iki-üç ay misafir kalırdı. Şehirli, köylünün ne kadar ihtiyacı varsa karşılık beklemeden yerine getirir, yedirir içirirdi. Köylü her gelişinde şehirliye şöyle derdi:

— Ama dostum, olmuyor ki böyle! Sen hiç bizim köye gelmiyorsun? Bir görsen nasıl güzel yerdir bizim köy. Yeşili, havası, suyu bambaşkadır. Özellikle yazları bir başka güzeldir. Bak, önümüz yaz. Allah aşkına, çocuklarını al getir. Göreceksin hizmette kusur etmem. Bütün akrabalarını getir dilersen. Üç dört ay kalırsınız köyde. Bana bunca iyilik yaptın, aylarca evinde ağırladın. Ben de seni ağırlamak, yaptığın iyiliğe karşılık vermek isterim.

Şehirli her zaman bir bahane ile köylüyü başından savardı. Köylü ise her yıl geldiğinde aynı şeyleri tekrarlardı. Bir gün şehirlinin çocukları dediler ki:

— Baba! Köylüye bunca hakkın geçti, onun için nice zahmetler çektin. O da senin ona konuk olmanı, sana hakkını ödemek ister. Bize de “Babanızı kandırın, gizlice köye getirin.” diye kaç kere ricada bulundu. Hadi kırma bizi ve köylü arkadaşını. Onu ziyarete gidelim.

Babaları:

— Yavrularım, doğru söylüyorsunuz ama “İyilik ettiğin kişinin şerrinden sakın.” demişler. Dostluk son anda belli olur. Korkarım ki bir şeyler olur da dostluğumuz bozulur, dedi ise de köylünün ve çocukların ısrarı karşısında dayanamadı, köye gitmeyi kabul etti.

Hazırlıklar tamamlandı. Çoluk çocuğu neşeli bir halde, gülüşe, konuşa yola dizildiler. Gittiler, gittiler, uzun süre köyden köye dolaşıp durdular. Çünkü yolu iyi bilmiyorlardı. Beş gün sonra kendileri perişan, hayvanları yemsiz bir halde köylü arkadaşının köyüne vardılar. Sorarak köylünün evini buldular, kapıyı çaldılar lakin köylü kapıyı açmadı. Köylü arkadaşı bağına, bahçesine girmesinler diye onları tanımazlıktan gelip uzaklaştı oralardan. Şehirli bu hareketten deliye döndü ama sertlik gösterecek zaman değildi. Üç gün boyunca geceleri soğuktan üşüyerek, gündüzleri sıcaktan yanarak kapının önünde beklediler. Şehirli köylüyü her gördüğünde selam vermekte:

— Ya hu! Ben filan kişiyim. Adım da şu, demekteydi.

Köylü:

— Olabilir. Belki doğru söylüyorsun! Sen nasıl bir adamsın, iyi misin kötü müsün? Eve almam doğru mudur, bilemiyorum, diyerek umursamaz davrandı.

Şehirli:

— Aylarca soframda yemek yedin. Filan zaman sana şunları şunları aldım. Seninle buluşup görüşmez miydik? Aylarca bana konuk olmaz mıydın?

Köylü:

— Saçma sapan konuşma! Ne seni tanıyorum, ne adını, ne de yerini. Dün ne yediğimi bile hatırlamıyorum ben.

Şehirliler köylünün kapısında beklerken üçüncü gece gökyüzünü bulutlar kapladı. Bir yağmur başladı ki sanki gök delinmiş… Artık bıçak kemiğe dayanınca şehirli: “Ev sahibini çağırın” diye kapıyı dövmeye başladı. Köylü yüzlerce ısrarlardan sonra nihayet kapıya gelip sertçe:

— Ne var, ne istiyorsun, dedi.

— Bunca haktan vazgeçtim. Çok zahmet çektik, bari şu yağışlı gecede bize kalacak bir yer ver. Görüyorsun, yağmurda sırılsıklam olduk.

— Bak, şurada, içinde bahçıvanın kurt beklediği bir kulübem var. Bahçıvanın görevini sen üstlenirsen, çocuklarınla orada kalabilirsin. Fakat işi başaramazsan kendine yer ara.

— Tamam, kabul, dedi şehirli. Ne söylersen yaparım. Sen yeter ki kalacak bir yer göster. O yay ile oku da ver elime. Uyumam, beklerim üzümlerini.

Şehirli çoluk çocuğuyla beraber o daracık, dönüp kımıldanmaya bile müsait olmayan yere gitti. Selden, mağara köşesine sığınmış çekirgeler gibi adeta birbirlerinin üzerine binmişlerdi. Yaptığı işten çoktan pişman olmuştu şehirli ama artık bir faydası yoktu pişmanlığın. Elinde ok ile yay, bağı gezip, kurt aramaktaydı artık. Ansızın tepeden gelmekte olan bir kurdun karartısını gördü. Hemen yayını gerip bir ok attı, hayvanı vurup tepeden aşağı düşürdü. Düşerken hayvandan yellenme sesi geldi. Yakınlarda bulunan köylü, yellenme sesini duydu ve ellerini dizlerine vurarak koşa koşa şehirlinin yanına geldi:

— Eyvah, be hey adam eşeğimin sıpasını vurdun.

— Yok canım. Dev gibi bir kurt o. Karartısına baksana. Hiç sıpaya benziyor mu?

— Hayır. Yellendi ya, tanıdım ben onun yellenmesini. Suyu ayrandan nasıl ayırt edersem, öylece ayırt eder tanırım.

— İyi bak. Vakit gecedir, insan kolay göremez. Herkes gece gördüğünü fark edemez. Hem bulut var, hava karanlık, yağmur da yağmakta. Tanıman mümkün değil. Sıpa değildir o.

— Hayır, hayır! Tanırım ben. Bu yellenme, eşeğimin sıpasının yellenmesi.

Şehirli artık dayanamadı, köylünün yakasına yapıştı:

— Bre hilebaz sersem! Anlaşılan sen kafayı yemişsin. Gecenin karanlığında hem de yağmurlu bir havada eşeğinin sıpasının yellenmesini tanıyorsun da aylarca seni evinde misafir eden beni nasıl tanımıyorsun? Meğer senin gibi bir eşeğin sözüne ve dostluğuna inanıp tâ buralara kadar gelmekle asıl eşekliği ben yapmışım. Git haydi yoluna.

(Mesnevi: 3. Cilt)

Soru: Bu kıssadan ne gibi bir sonuç çıkardınız?

Cevap yaz