Buhara’dan Hekimhan’a (Yaşanmış Bir Hikaye)

Seviye: 14 yaş ve üzeri

(Yaşanmış Bir Hikaye)

1850’li yıllarda Osmanlı İmparatorluğu ile Türkistan toprakları arasında irtibat, İpek Yolu üzerinden kervanlar aracılığıyla sağlanıyordu. Bugünkü Özbekistan’ın kapladığı alanda Buhara Hanlığı’nın başkenti olan Buhara’dan yola çıkan Kelağaoğulları’nın kervanı günlerce süren zorlu yolculuktan sonra Malatya’nın Hekimhan kasabasında mola vermişti. Kervanın başında iki kardeş vardı. Bunlar İsmail ve Mustafa idi.

Kardeşlerden İsmail, boylu poslu çok yakışıklı idi, yiğitti, gözü pekti, her molada ona takılan genç kızlar olurdu. Fakat o hiçbir kadınla ilgilenmezdi, arkasında gözü yaşlı bir hatun bırakmak istemezdi. Yollarda başına ne geleceğini Allah bilirdi.

Günlerce süren yolculuk onları çok yormuştu, her defasında “Bir daha bu yollar çekilmez” deyip aradan on beş gün geçmeden yeniden yollara düşerlerdi.

Bir gün önce Yazıhan’da duraklamışlar ama yeterince dinlenememişlerdi. Sabah ezanı yola çıkmışlar ve öğleye doğru Hekimhan’a ulaşmışlardı. Hayvanlar susamıştı. Hekimhan Kalesi’nin hemen yukarısında yer alan ve suyu Yücekaya’dan gelen yazın soğuk, kışın ılık akan Yukarı Pınar’da at, katır ve develerini suluyorlardı ki çeşmenin başında su sırası bekleyen çok güzel ve endamlı bir kıza takılı kaldı İsmail’in gözleri. Kız da ona karşı ilgisiz kalmadı, sepetindeki elmalardan onlara ikram etti.

Sanki çok uzun zamandır tanışıyorlardı. Kız suyunu doldurduktan sonra İsmail’e gülümseyerek baktı. İsmail kardeşine:

“Sen atlara bak! Hemen geliyorum.” dedi, kalenin kapısından kız içeri girdi. Kalenin Köprülü Mehmet Paşa Camisi’ne bakan kapısında da bir çeşme akıyordu ama orada kadınlar buğday yıkıyorlardı. Demek ki güzel kızın Yukarı Pınar’a gitme sebebi buydu. Kadınlardan birine yaklaşıp;

“İçeri giren uzun siyah saç örgülü kız kim?” dedi.

Kadın şaşırarak:

“Kale Kâhyasının kızıdır, ne oldu ki?” diye sordu.

Kale kâhyasının kızının adı Medine’ydi. İsmail kadının avucuna bir altın Mecidiye koydu ve dedi ki:

“Medine’ye söyle, onunla görüşmek istiyorum, caminin avlusunda bekliyorum.”

Kadın, Medine’ye:

“Çeşmede gördüğün çekik gözlü yakışıklı delikanlı seni bekliyor, şimdi caminin avlusunda” dedi.

Vakit ikindiye doğruydu ve caminin avlusu boştu. Medine elinde Kur’an’la geldi ve caminin avlusunda bekleyen İsmail’e utangaç ve sevgi dolu baktı.

İsmail:

“Medine seni çok beğendim, benimle evlenir misin?” dedi.

Medine gülümseyerek ve gözleri ışıldayarak baktı,

“Babam bilir” dedi.

Yaşlı kadın, İsmail ve Mustafa kıza dünür gittiler ama Kale kâhyası kendini beğenen bir adamdı. Kendinin şehirli olduğunu, sıradan kervancılara verecek kızının olmadığını ve birkaç yıl içinde memleketi Harput’a döneceğini, Medine’nin annesinin bir yıl önce öldüğünü, kızından başka kimsesinin olmadığını söyledi.

İsmail Kale Kâhyasını ikna etmeye çok uğraştı. Basit bir tacir olmadığını, büyük bir çiftliğinin ve sürülerinin olduğunu, bey sülalesinden geldiğini anlattıysa da Kale Kâhyası:

“Benim sana verecek kızım yok” dedi ve kapıyı gösterdi.

İsmail kararlıydı, Mustafa ne kadar ısrar ettiyse de İsmail’i bu sevdadan vazgeçiremedi. İsmail:

“Ben burada kalacağım” dedi ve Mustafa ile vedalaştı.

Mustafa Buhara’ya doğru kervanıyla yola çıktı. Kızdan vazgeçmeyen ve Hekimhan’da kalan İsmail, yine Medine ile aracı vasıtasıyla buluştu. Medine:

“İsmail, eğer Hekimhan ve civarında aileme yakın olarak daimî olarak kalacağına yemin edersen, seninle kaçarım” dedi.

İsmail, Medine’nin önerisini kabul ederek yemin etti. İsmail birkaç gün içinde Medine’yi bir gece kaçırdı ve kasabaya 15 km uzakta bulunan Türkmen köyü Çanakpınar’a götürdü. Kale Kâhyası, İsmail ve kızının kervana katılmak üzere olduğunu düşünerek yanılgıya kapıldı ve askerlerini alarak kervanın peşine düştü. Birkaç gün sonra kervanı yakaladı ve Mustafa’yı sorguya çekti. Mustafa, kardeşinin ve Medine’nin kervanda olmadığını, Hekimhan civarında olduğunu, bir baba olarak onları affetmesini ve evlat olarak kabul buyurmasını Kale Kâhyasından istirham etti.

Kale Kâhyası askerlerine kaçakları çevre köylerde günlerce arattı. Ama Alevî Türkmenlerin bu Sünnî çifte sahip çıkmayacağını ve onunla bozuşmayı göze alamayacaklarını düşünerek Alevî köylerinde araştırma yapmadı ve bir süre sonra da kış bastırınca aramaktan vazgeçti.

İsmail ve Medine Çanakpınar’da iki yıl saklandılar Burada İsmail’in bir oğlu doğdu ve kardeşi Mustafa’nın adını verdi. İki yılın sonunda Mustafa, Buhara’dan dönerek kardeşini arayıp buldu. Beraberinde kardeşine içi altın ile dolu büyük bir çinko küp ile (Bu çinko küp 20 yıl öncesine kadar bizdeydi) İsmail’in payına düşen toprakların tapularını getirdi. (Bu tapular 1970 yılında evde çıkan yangında kül olmuştur).

İsmail, bu altınların bir kısmı ile Çanakpınar, Salıcık, Budaklı köylerinden, Koçmaşat yaylasından ve Kandil mezrasından çok büyük ölçeklerde arazi satın alarak Hekimhan’a 4 km mesafedeki Kandil’e yerleşti. İsmail’e artık çevresindeki insanlar “İsmail Ağa” diye hitap etmekteydiler.

Damadı ile kızının Çanakpınar’da olduğunu, bir torununun dünyaya geldiğini ve artık zengin olduklarını Mustafa’nın Buhara’dan dönmesiyle öğrenen Kale Kâhyası barışmayı kabul etti. Ancak barıştıktan bir yıl sonra hastalanıp vefat etti.

İsmail Ağa ve eşi Medine Hatun’un sadece bir çocukları oldu. İsmail Ağa, Medine Hatun’un üzerine gül koklamadı, verdiği sözü tuttu ve 50’li yaşlarında hayata veda etti.

Oğul Mustafa büyüdü; evlendi. İsmail ve Yusuf adını verdiği iki oğlu oldu. İsmail Ağa’nın ölümünden kısa bir süre sonra 1877 yılında büyük bir çoğunluğu Ermenilerden oluşan Rus Ordusu’nun Kars’ı kuşatmasıyla seferberlik ilan edildi. Mustafa, Kars ve çevresini kaybettiğimiz bu savaşa gitti ve orada şehit düştü. Geride sahipsiz olarak Medine Hatun, gelini ve iki erkek torunu kaldı.

Her ne kadar Buhara’dan gelen altın miktarını gizleseler de bu ailenin zengin olduğunu herkes tahmin etmekteydi. Asayişin berkemal olmadığı, eşkıyanın türediği o yıllarda ailenin başına hırsızlar musallat oldu. Ancak Medine Hatun ve gelini çok iyi silah kullanırlardı ve her yere silahla giderlerdi. Geceleri hiç uyumaz, silahları yanlarında sırasıyla çıkrıkta, mütemadiyen yün eğirirlerdi. Çıkrığın “cızırıkh, cızırıkh” sesi evin dışında bekleyen hırsızlar tarafından işitilirdi. Hırsızlar neredeyse her gece evin etrafında dolaşırlar, ama çıkrıktan gelen “cızırıkh” sesi kesilmediği için Medine Hatun’la silahlı çatışmayı göze alamayıp eve girmeye cesaret edemezlerdi.

Hırsızlar orada burada: “Cızırıkh karı, hiç uyumuyor ki evi soyalım” diye konuşurlardı. Bundan sonra lakap takmayı hali hazırda çok seven halk arasında Medine Hatun’un adı “Cızırıkh karı” olarak kaldı ve sülalenin adı da “Cızırıklar” oldu.

Medine Hatun, dul geliniyle beraber İsmail ve Yusuf isimli torunlarını büyütüp evlendirdi. İsmail’in üç oğlu, Yusuf’un ise Hacı Ali ve Hacı Mustafa isminde iki oğlu vardı. Hacı Mustafa’nın sırasıyla Naim, Halil ve Ahmet isimli üç oğlu oldu. Sülalenin diğer fertleri Kandil’de kalırken, Hacı Mustafa kendi ailesini alarak Kandil’e 2 km, Hekimhan’a 5 km mesafedeki efsanevî Zurbahan Dağı’nın eteğindeki Alevî Türkmen köyü Budaklı’ya yerleşti.

Naim ve Ahmet yeni evli iken, Halil ise nişanlı iken I. Dünya Savaşı patlak verdi. Padişah tarafından 2 Ağustos 1914 tarihli ferman ile seferberlik ilan edildi. Ferman birkaç gün sonra Kafla (kafile) Gediği’nden tozu dumana katarak inen bir yaylıyla (posta arabası) geldi.

Hekimhan çarşı meydanında tellallar, davullar çalarak fermanı duyurdular. Ahali başlarına geleceklerinden habersiz halay çekerken çarşının kıyısındaki evlerin düz damlarından kadınlar ve küçük kızlar olayı tam anlamaksızın üzgün ve meraklı gözlerle seyrediyorlardı. Hemen 2-3 saat içinde alelacele toplanan erkekler ellerinde çıkınlar ile Erzurum-Kars Cephesi’ne doğru yola çıktılar. Bu asker kafilesinde Hacı Mustafa’nın üç oğlu ve rüştiye mezunu yeğeni Hurşit de vardı ve bu kafilenin neredeyse tamamı 3-4 kişi hariç geri dönmeyip şehit düşecekti. Hepsi coşkuyla gidiyorlardı. Erzurum’un kahredici soğuğundan ve yine önemli bir kısmını Ermenilerin oluşturduğu Moskof Ordusu’nun gücünden habersizdiler.

Naim’in Emin isimli bir oğlu, Ahmet’in “Müslime” isimli bir kızı vardı. Halil nişanlı, Hurşit ise bekârdı. Aynı ocaktan dört evlat vedalaşırken Hacı Mustafa şöyle dedi:

“Siz üçünüz kendinizi idare eder, kurtarırsınız ama Ahmet zayıf bir çocuk, geri dönemez, ben onu Allah’a emanet ediyorum.”

Erzurum’a vardıklarında Ahmet, kuzen Hurşit ve Hekimhanlı Üzeyir (Alpay) aynı tabura düşerken, Naim ve Halil ayrı taburlara düştüler. Hurşit rüştiye mezunu olduğu için çavuş rütbesiyle tabur kâtibi (yazıcı) oldu. Savaş sırasında Halil Aşkale’de, Naim ise Köprüköy’de şehit düştü. Ahmet ve Üzeyir ise şarapnel parçalarıyla ağır yaralanıp revire yatırıldılar.

Osmanlı Ordusu bozguna uğramak üzereydi. Savaşın kaybedileceği kesindi. Ordu; aç, susuz ve dondurucu kış soğukları yüzünden perişandı. Ahmet ve Üzeyir bitlenme yüzünden bulaşan tifüsten ölmek üzere iken tabur komutanına çıkan Hurşit ağlayarak dedi ki:

“Komutanım, iki amcam oğlu şehit oldu, diğeri de burada kalırsa kesin ölecek, amcamın ocağı kör kalacak. İzin verin Ahmet’i ve aynı durumda ki Üzeyir’i memlekete götürüp geleyim.”

Komutan iyi bir adamdı. Hurşit’in ne dediğini anlıyordu. Bu memlekete askerler doğurtacak ve buğday ekecek erkekler de lazımdı. Kadınlar tarlaları ekemiyordu, ekse de biçemiyordu. Komutan biraz düşündükten sonra dedi ki:

“Çok oğulları olsun, birinin adını da Halim koysunlar, çünkü ben geri dönemeyeceğim ve benim adımı koyacak bir oğlum da olmayacak.”

Bu arada haberleşmenin neredeyse tamamen kesildiği o dönemde Koçmaşat Yaylası’nda ikamet etmekte olan baba Hacı Mustafa bir gece aniden uyanarak ağlamaya başladı. Ağlama sesiyle uyanan ikinci eşi Eyice Ana’ya:

“Rüyamda Naim ve Halil şehit olmuştu, Ahmet de kayıp olmuştu.” dedi. Karısı:

“İyiye yoralım efendi, kalk yüzünü yıka, rahatla!” dedi. Ama Hacı Mustafa yerinden kımıldayamadı. Üzüntüden inme inmiş ve iki bacağı da felç olmuştu. Yaklaşık yirmi yıl daha felçli yaşadıktan sonra vefat etti.

Halil’in vefat ettiği haberi nişanlısı Zeynep’e de ulaştı. Çok sevdiği nişanlısını kaybeden Zeynep, o kadar üzüldü, o kadar başını duvarlara dövdü ki her iki gözüne de karasu indi ve tamamıyla kör oldu.

Hurşit, amcasının oğlu Ahmet’i ve Üzeyir’i alarak yola çıktı. Ayaklarındaki çarıkları yırtıktı, sadece bir ekmekleri vardı ve yol uzundu. Gündüzleri Ermenilerden saklanarak, Ermeni katliamına uğramamış köylerde kalarak ve geceleri yol alarak kırk küsur günde Hekimhan’a ulaştılar.

Üç asker perişan bir şekilde sabah ezanında Yukarı Pınar’a vardılar. Alaca karanlıkta pınarın başında bir kadın abdest alıyordu. Kadın kirli, paslı ve çamurlu asker elbiseleri içinde ki bir deri bir kemik üç genci tanımadı ama askerler onu tanıdı. Kadın abdest alırken sesli olarak şöyle dua ediyordu.

“Allah’ım; ordumuzu, milletimizi, cümlesinin birlisini, beşlisini benim de Üzeyir’imi koru!”

Duanın bitiminde Hurşit kadına şöyle dedi:

“Kara ana biz askerlere de dua et.”

Kadın da:

“Size de dua ediyorum yavrum” derken halen oğlunu tanıyamamıştı. Daha fazla dayanamayan Üzeyir:

“Ana ben geldim” diye ağlayarak kendini anasının kollarına attı.

Hurşit, Ahmet’i alarak Koçmaşat Yaylası’ndaki amcası Hacı Mustafa’nın evine getirdi. Burada her ikisinin de elbiseleri çıkartıp ateşte yaktılar. Bitli saçlarını tıraş ettiler ve bir miktar gaz yağı ile yıkadılar. Oğlu Ahmet’i sağ gören Hacı Mustafa ağalığını gösterip hemen bir öküzü şükür kurbanı olarak kesti. Budaklı ve Kandil halkına ziyafet çekti.

Ahmet döndü ve babasının ocağını tüttürdü, komutanının sözünü dinleyip eşine 5 oğlan ve bir kız daha doğurttu. Oğullarından birinin adını Halim koydu, komutanı gibi okumuş biri olsun diye hukuk fakültesine gönderdi ancak Halim genç yaşta ismini aldığı komutan gibi vefat etti. Çocukluğundan beri, sakin merhametli, dindar, saygılı birisi olan Ahmet, soyadı kanununa kadar Kelağaoğulları’ndan Hacı Mustafa oğlu Ahmet olarak nüfusta kayıtlı iken o zaman “falan oğlu” soyadı yasak olduğu için sülalesinin ismini alamadı. Hekimhan Kaymakamı:

“Ahmet Ağa sen yüzü ak pak, temiz yürekli bir adamsın, soyadın Akyüz olsun” dedi.

Hekimhan merkez nüfusuna kayıtlı “Cızırıklar” namıyla bilinen Akyüzlerin hepsi Buharalı Tacir İsmail Ağa’nın soyundan gelmektedirler. Ben de Ahmet Akyüz’ün oğlu Halil’in kızından torunuyum. Büyük halamız merhum Müslime Akyüz ve annem Elif Kara’dan defalarca dinlediğim bu hikâyeyi kaybolmadan yazıya dökmek istedim.

Yazan: Prof. Dr. Murat KARA

27 Kasım 2017

Yazar Hakkında:

Sizden Gelen Hikayeler

Hikayeyi nasıl buldunuz?